Değerli okuyucularım, yaklaşık olarak 10 yıl sonra makalelerime, yazı yazmaya yeniden başlamanın heyecanını yaşıyorum. Umarım eski performansımdan bir şey kaybetmemişimdir 😊 ve beğenirsiniz, sizlere bir fayda sağlayabilir, hayır duanızı alabilirim.
Depresyonla ilgili ilk yazımda, kontrol edilemeyen dış faktörlerden çok, insanların kendi doymak bilmeyen arzuları, hırsları, istekleri, egolarından kaynaklanan depresyonla ilgili görüşlerimi aktarmıştım ve sonuç olarak “Aşırı stresin neden olduğu depresyondan korunmak için ise huzurlu, sakin bir yapıya; rahat, güvenli ve endişelerden uzak bir psikolojiye sahip olmak gerekir. Bu da ancak Allah’a gerçekten inanmak, iman etmek ve Allah’ı dost edinmekle mümkündür. Allah’a gerçekten sonsuz bir güven duymak, hayat mücadelesine doğruluk ve dürüstlükten, iyi insan olmanın gerektirdiği şeylerden taviz vermeden gayretle devam etmek ve işin sonucunu da Allah’a havale etmek, yani tevekkül etmek kanaatimce bu sıkıntıların en etkili ilacıdır.” demiştim.
Şimdi ise kontrol edilemeyen dış faktörlerin etkisiyle oluşabilecek depresyonla ilgili tecrübelerimi, duyduklarımı, bildiklerimi ve öğrendiklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bazen hayat o kadar karmaşık ve o kadar farklı gelişmelerle insanı çevreliyor ki, aniden ağzınız açık, üzerinize yağan belaları, sağlık sorunlarını, iş stresini, akraba kavgalarını, aile içi sorunları…vb. adeta TV’de dizi seyreden bir seyirci gibi sadece seyredebiliyorsunuz. Evet, sadece seyredebiliyorsunuz ve aniden eliniz, kolunuz bağlanmışçasına hiçbir şey yapamıyorsunuz. Müdahale edemiyorsunuz veya yaptığınız müdahaleler tamamen sonuçsuz kaldığı gibi yaşadıklarınızı sadece daha kötü hale getirebiliyor. İşte bu noktada yüksek bir bilinç ile “O kadar mücadele ediyorum, savaşıyorum, sözde çözümler üretiyorum ama yine de durum değişmiyor. Hatta daha kötüye gidiyor” şeklinde bir durum yaşıyorsanız orada durmanız gerek! Sakinleşip olayları akışa bırakmanın daha iyi olabileceğini hesaba katıp belki de hani şu “Yaratıcı Yıkım” denilen kavramı hayatınızın o evresinde yaşıyor olabileceğinizi, kaderinizi değiştiremeyeceğinizi akledip durmanız lazım. Yani önceki yazımın son paragrafında geçtiği gibi mücadeleye daha düşük yoğunluklu, daha strese girmeden devam edip işin sonucunu da Allah’a havale etmek, yani tevekkül etmek gerekiyor.
Peki bu tevekkül etmek bu kadar kolay mı? Aniden yaşanan üst üste olumsuz gelişmeler sonrası, yağmur gibi yağan belalar sonrası durup düşünmenin ve tevekkül etmenin tam zamanı olduğunu anlamak mümkün mü? Yoksa yine “İstediğim gibi olmadı, mücadeleyi daha da arttırmak gerek” deyip stresinizin katlanarak artmasına göz yummak mı gerekiyor? Çünkü işin ucunda büyük maddi kayıplar vermek söz konusu. Geçiminizi sağlamak, çocuklarınızın bitmek tükenmek bilmeyen ihtiyaçlarını ve varsa sağlık sorunlarını çözmek için, eğitimleri için finansal ihtiyaçlar ve beklentiler söz konusu. Hatta şöyle soralım: Tevekkül edince neyi göze aldığınızı kafanızda canlandırabiliyor musunuz?
Tam da böyle bir durumda eğer gidişatı iyi okumaz ve yılmaz bir hayat savaşçısı olarak mücadeleye artan oranda stres seviyesini de arttırarak daha da devam ederseniz yaşanacakları tahmin bile edemezsiniz. Bazen çok bilgili olmak, çok farkında olmak bile insanı düşeceği depresyondan kurtaramıyor çünkü. Öyle ya, düzenli kitap okuyorsunuz, psikolojiyle, hayatla, kişisel gelişimle ilgili envai çeşit okuma yapıyorsunuz. Farkındalığınız bayağı iyi. Başınıza gelenlerin hayatta karşılaşılabilecek şeyler olduğunun da idrakindesiniz ve “vazgeçmek, durmak, mücadeleye ara vermek, biraz dinlenmek” yerine hayatla savaşmaya devam ediyorsunuz. İşte burada fazla bilgi zehirlenmesi yaşadığınızı söyleyebilirim. Bu da belki daha az bilgi sahibi biri olsanız yaşamayacağınız sıkıntıların yaşanmasına sebep olacak olayların fitilini ateşliyor. İşte şimdi yandınız.
Biz ağırlıklı olarak modern hayatta hep özel hayatımızda veya işi hayatımızda sürekli mücadele etmeye ve savaşmaya alıştırılmış bir X kuşağı olarak -tabii inançlı biriysek ve o taraklarda bezimiz varsa- bazen manevi, dini, tasavvufi bilgileri gözardı edebiliyoruz. Veya dini bilgilere sahip olmayan ama kişisel gelişim bilgileri farkındalığı çok yüksek kişilerde de aynı durum oluşabiliyor. “Nasılsa bunu da hallederim abi” şeklinde mental sağlığımızı tehlikeye atmak pahasına dur durak bilmeden çalışmaya, sorunlarla mücadele etmeye devam edip bazen hayatın “Bu noktada dur. Dinlen, bekle. Yoksa daha kötü olur!” dediğini duyamıyoruz.
Bu durumu farklı bir şekilde ifade etmek gerekirse Allah, bazen bizi çok ağır bir imtihandan geçirme kararı aldıysa ve test edecekse; sen ne çözüm bulursan bul, ne denersen dene olaylar olumsuz yönde akacaksa, o olumsuz akışı durduramıyorsunuz işte. Çünkü "kader" diye bir şey var ve bir şey olacaksa olur. Onun önüne geçemezsiniz. Olay, olacak olan olaylara nasıl tepki vereceğinizdir. Hayat sınavının sonucunu işte bu belirler.
Şimdi, olayı daha somutlaştırarak ilerleyelim ve kontrol edilemeyen dış faktörlerin neden olduğu, yaşanan gerçek bir olaydan ibret alalım. Malum pandemi dönemiyle birlikte iş dünyasında birçok sektör çok zorlanmaya ve eskisi gibi kar edememeye, eskisi kadar iyi satış performansı gösterememeye başladı. Satışlar düşerken maliyetler de anormal bir artış trendine girdi. Dünyanın yaşadığı bu durum, özellikle küçük işletmeler, KOBİ’ler ve girişimciler için çok daha vahim sonuçları olacak kontrol edilemeyen krizlere neden oldu aslında. Üstelik koskoca uluslararası büyük şirketler, holdingler bile zora girmeye, ayakta kalabilmek için kendi aralarında birleşmeye başladılar. Dünya böyle bir durumdayken, aile şirketinde mütevazı bir şekilde çalışan çok yakın bir arkadaşım da ortak olduğu akrabasına uzun finansal hesaplamalar sonrasında “Hazır şirket zararda değilken gel artık bu şirketi tasfiye edelim. Belli ki satışlar düşmeye devam edecek ve artan maliyetler karşısında tutunamayacağız. 20 yıldır harika giden bir işimiz oldu ama büyük şirketler bile zorlanırken, biz elimizdeki sermaye ile daha fazla yol yürüyemeyiz. Şu an elimizde olan imkanlarla tüm borçları kapatalım; kalan varlıkları ve parayı da paylaşalım. Temiz bir tasfiye olsun, piyasaya da rezil olmayalım. İflas edip bir daha ticaret yapamaz hale gelmeyelim. Şu 3. Dünya Savaşı süreci ve kriz ortamı bir bitsin, ileride yeniden bir iş yapacaksak da o zaman yaparız. Önümüzü görebilecek konuma gelince tecrübemizle yeniden bu işi canlandırabilir veya farklı bir alanda iş yapabiliriz. Yeter ki risk almayalım, elimizdekileri ve itibarımızı da kaybetmeyelim” dedi.
Akrabası ise esas işi yürüten taraf değildi. Egosu çok yüksek biriydi ve arkadaşımın satış ve pazarlama faaliyetleri dahil tüm işi üstlendiğinin gayet farkındaydı. Eskiden beri de arkadaşımı içten içe kıskanan biriydi. Akrabanın, Aile şirketinde üstlendiği görevler şirketin başarısını veya başarısızlığını etkileyecek görevler değildi. Buna rağmen şirket kazanıcını %50 - %50 eşit bölüşüyorlardı. Klasik bir Türk Aile şirketiydi yani. Performansa dayalı değil, akrabalık ilişkilerine ve dengelerine bağlı, aşırı anti-profesyonel bir şirket anlayışları vardı. Arkadaşımın sorumlulukları çok daha fazla, çok daha ağır olmasına rağmen akrabalık hatırına hır gür çıkmasın diye senelerce bu durumu kabullenip öyle ticaret yapmaya devam ettiler hep. Buna rağmen arkadaşımın “Tasfiye edelim. Buna mecburuz” teklifiyle büyük şok yaşayan akraba ise yıllardır ekmek elden, su gölden yaşantısının artık son bulacağını anlayınca sert şekilde bu teklifi reddetti. “Batacaksak, batarız. Bir şey olmaz. Sonuna kadar gidelim” dedi. Öyle ya, kaybedeceği bir şey yoktu. Çünkü geliri kesilince kendi başına bir şey yapamayacağını, geçici bir süre olsa da farklı başka bir işte maaşlı olarak çalışamayacağını düşünüp iyice çıldırdı tabii. Yılların işyeri kapanıp itibar kaybedilecekse de kaybedilmeliydi ki arkadaşım da iş yapamasın, başka bir işte de çalışamasın. O da kendisi gibi zor durumda kalsın.
Hikayeyi uzatmayım, bu olaydan sonra arkadaşım ve akrabası mahkemelik oldu. Karşılıklı açılan davalar nereden baksanız en az 5 ila 10 yıla kadar sürebilecek uzun ticari davalardı. İşte bu aşamada arkadaşım canavar gibi mücadele etmeye, davaları kazanabilecek yollar aramaya hep devam etti. Akrabası bir ara işi öyle bir noktaya getirdi ki işin ucunda hapis cezası olan karşılıklı ceza davaları bile açıldı. Hatta bu süreçte farklı bir tanıdığı ile yeni bir girişim denedi. Akıllanmayıp yine başka bir akrabasından yeni girişimi için borç alıp onunla da sorunlar yaşadı. Üstüne çocuklarından birinde beklenmeyen bir sağlık sorunu oluştu. Yani belalar yağmur gibi yağmaya başladı. İşsiz kalsa, hem yaşam hem sağlık giderlerini nasıl karşılayacağını düşünür oldu. Üstelik kendisi inançlı, dindar, 5 vakit namazında niyazında biriydi ve hayat gailesi içinde debelendiğini biliyordu aslında. Uzun süre de hani derler ya, iman gücüyle dayandı aslında bu üst üste yağan belalara.
Depresyonla ilgili ilk yazımda, kontrol edilemeyen dış faktörlerden çok, insanların kendi doymak bilmeyen arzuları, hırsları, istekleri, egolarından kaynaklanan depresyonla ilgili görüşlerimi aktarmıştım ve sonuç olarak “Aşırı stresin neden olduğu depresyondan korunmak için ise huzurlu, sakin bir yapıya; rahat, güvenli ve endişelerden uzak bir psikolojiye sahip olmak gerekir. Bu da ancak Allah’a gerçekten inanmak, iman etmek ve Allah’ı dost edinmekle mümkündür. Allah’a gerçekten sonsuz bir güven duymak, hayat mücadelesine doğruluk ve dürüstlükten, iyi insan olmanın gerektirdiği şeylerden taviz vermeden gayretle devam etmek ve işin sonucunu da Allah’a havale etmek, yani tevekkül etmek kanaatimce bu sıkıntıların en etkili ilacıdır.” demiştim.
Şimdi ise kontrol edilemeyen dış faktörlerin etkisiyle oluşabilecek depresyonla ilgili tecrübelerimi, duyduklarımı, bildiklerimi ve öğrendiklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bazen hayat o kadar karmaşık ve o kadar farklı gelişmelerle insanı çevreliyor ki, aniden ağzınız açık, üzerinize yağan belaları, sağlık sorunlarını, iş stresini, akraba kavgalarını, aile içi sorunları…vb. adeta TV’de dizi seyreden bir seyirci gibi sadece seyredebiliyorsunuz. Evet, sadece seyredebiliyorsunuz ve aniden eliniz, kolunuz bağlanmışçasına hiçbir şey yapamıyorsunuz. Müdahale edemiyorsunuz veya yaptığınız müdahaleler tamamen sonuçsuz kaldığı gibi yaşadıklarınızı sadece daha kötü hale getirebiliyor. İşte bu noktada yüksek bir bilinç ile “O kadar mücadele ediyorum, savaşıyorum, sözde çözümler üretiyorum ama yine de durum değişmiyor. Hatta daha kötüye gidiyor” şeklinde bir durum yaşıyorsanız orada durmanız gerek! Sakinleşip olayları akışa bırakmanın daha iyi olabileceğini hesaba katıp belki de hani şu “Yaratıcı Yıkım” denilen kavramı hayatınızın o evresinde yaşıyor olabileceğinizi, kaderinizi değiştiremeyeceğinizi akledip durmanız lazım. Yani önceki yazımın son paragrafında geçtiği gibi mücadeleye daha düşük yoğunluklu, daha strese girmeden devam edip işin sonucunu da Allah’a havale etmek, yani tevekkül etmek gerekiyor.
Peki bu tevekkül etmek bu kadar kolay mı? Aniden yaşanan üst üste olumsuz gelişmeler sonrası, yağmur gibi yağan belalar sonrası durup düşünmenin ve tevekkül etmenin tam zamanı olduğunu anlamak mümkün mü? Yoksa yine “İstediğim gibi olmadı, mücadeleyi daha da arttırmak gerek” deyip stresinizin katlanarak artmasına göz yummak mı gerekiyor? Çünkü işin ucunda büyük maddi kayıplar vermek söz konusu. Geçiminizi sağlamak, çocuklarınızın bitmek tükenmek bilmeyen ihtiyaçlarını ve varsa sağlık sorunlarını çözmek için, eğitimleri için finansal ihtiyaçlar ve beklentiler söz konusu. Hatta şöyle soralım: Tevekkül edince neyi göze aldığınızı kafanızda canlandırabiliyor musunuz?
Tam da böyle bir durumda eğer gidişatı iyi okumaz ve yılmaz bir hayat savaşçısı olarak mücadeleye artan oranda stres seviyesini de arttırarak daha da devam ederseniz yaşanacakları tahmin bile edemezsiniz. Bazen çok bilgili olmak, çok farkında olmak bile insanı düşeceği depresyondan kurtaramıyor çünkü. Öyle ya, düzenli kitap okuyorsunuz, psikolojiyle, hayatla, kişisel gelişimle ilgili envai çeşit okuma yapıyorsunuz. Farkındalığınız bayağı iyi. Başınıza gelenlerin hayatta karşılaşılabilecek şeyler olduğunun da idrakindesiniz ve “vazgeçmek, durmak, mücadeleye ara vermek, biraz dinlenmek” yerine hayatla savaşmaya devam ediyorsunuz. İşte burada fazla bilgi zehirlenmesi yaşadığınızı söyleyebilirim. Bu da belki daha az bilgi sahibi biri olsanız yaşamayacağınız sıkıntıların yaşanmasına sebep olacak olayların fitilini ateşliyor. İşte şimdi yandınız.
Biz ağırlıklı olarak modern hayatta hep özel hayatımızda veya işi hayatımızda sürekli mücadele etmeye ve savaşmaya alıştırılmış bir X kuşağı olarak -tabii inançlı biriysek ve o taraklarda bezimiz varsa- bazen manevi, dini, tasavvufi bilgileri gözardı edebiliyoruz. Veya dini bilgilere sahip olmayan ama kişisel gelişim bilgileri farkındalığı çok yüksek kişilerde de aynı durum oluşabiliyor. “Nasılsa bunu da hallederim abi” şeklinde mental sağlığımızı tehlikeye atmak pahasına dur durak bilmeden çalışmaya, sorunlarla mücadele etmeye devam edip bazen hayatın “Bu noktada dur. Dinlen, bekle. Yoksa daha kötü olur!” dediğini duyamıyoruz.
Bu durumu farklı bir şekilde ifade etmek gerekirse Allah, bazen bizi çok ağır bir imtihandan geçirme kararı aldıysa ve test edecekse; sen ne çözüm bulursan bul, ne denersen dene olaylar olumsuz yönde akacaksa, o olumsuz akışı durduramıyorsunuz işte. Çünkü "kader" diye bir şey var ve bir şey olacaksa olur. Onun önüne geçemezsiniz. Olay, olacak olan olaylara nasıl tepki vereceğinizdir. Hayat sınavının sonucunu işte bu belirler.
Şimdi, olayı daha somutlaştırarak ilerleyelim ve kontrol edilemeyen dış faktörlerin neden olduğu, yaşanan gerçek bir olaydan ibret alalım. Malum pandemi dönemiyle birlikte iş dünyasında birçok sektör çok zorlanmaya ve eskisi gibi kar edememeye, eskisi kadar iyi satış performansı gösterememeye başladı. Satışlar düşerken maliyetler de anormal bir artış trendine girdi. Dünyanın yaşadığı bu durum, özellikle küçük işletmeler, KOBİ’ler ve girişimciler için çok daha vahim sonuçları olacak kontrol edilemeyen krizlere neden oldu aslında. Üstelik koskoca uluslararası büyük şirketler, holdingler bile zora girmeye, ayakta kalabilmek için kendi aralarında birleşmeye başladılar. Dünya böyle bir durumdayken, aile şirketinde mütevazı bir şekilde çalışan çok yakın bir arkadaşım da ortak olduğu akrabasına uzun finansal hesaplamalar sonrasında “Hazır şirket zararda değilken gel artık bu şirketi tasfiye edelim. Belli ki satışlar düşmeye devam edecek ve artan maliyetler karşısında tutunamayacağız. 20 yıldır harika giden bir işimiz oldu ama büyük şirketler bile zorlanırken, biz elimizdeki sermaye ile daha fazla yol yürüyemeyiz. Şu an elimizde olan imkanlarla tüm borçları kapatalım; kalan varlıkları ve parayı da paylaşalım. Temiz bir tasfiye olsun, piyasaya da rezil olmayalım. İflas edip bir daha ticaret yapamaz hale gelmeyelim. Şu 3. Dünya Savaşı süreci ve kriz ortamı bir bitsin, ileride yeniden bir iş yapacaksak da o zaman yaparız. Önümüzü görebilecek konuma gelince tecrübemizle yeniden bu işi canlandırabilir veya farklı bir alanda iş yapabiliriz. Yeter ki risk almayalım, elimizdekileri ve itibarımızı da kaybetmeyelim” dedi.
Akrabası ise esas işi yürüten taraf değildi. Egosu çok yüksek biriydi ve arkadaşımın satış ve pazarlama faaliyetleri dahil tüm işi üstlendiğinin gayet farkındaydı. Eskiden beri de arkadaşımı içten içe kıskanan biriydi. Akrabanın, Aile şirketinde üstlendiği görevler şirketin başarısını veya başarısızlığını etkileyecek görevler değildi. Buna rağmen şirket kazanıcını %50 - %50 eşit bölüşüyorlardı. Klasik bir Türk Aile şirketiydi yani. Performansa dayalı değil, akrabalık ilişkilerine ve dengelerine bağlı, aşırı anti-profesyonel bir şirket anlayışları vardı. Arkadaşımın sorumlulukları çok daha fazla, çok daha ağır olmasına rağmen akrabalık hatırına hır gür çıkmasın diye senelerce bu durumu kabullenip öyle ticaret yapmaya devam ettiler hep. Buna rağmen arkadaşımın “Tasfiye edelim. Buna mecburuz” teklifiyle büyük şok yaşayan akraba ise yıllardır ekmek elden, su gölden yaşantısının artık son bulacağını anlayınca sert şekilde bu teklifi reddetti. “Batacaksak, batarız. Bir şey olmaz. Sonuna kadar gidelim” dedi. Öyle ya, kaybedeceği bir şey yoktu. Çünkü geliri kesilince kendi başına bir şey yapamayacağını, geçici bir süre olsa da farklı başka bir işte maaşlı olarak çalışamayacağını düşünüp iyice çıldırdı tabii. Yılların işyeri kapanıp itibar kaybedilecekse de kaybedilmeliydi ki arkadaşım da iş yapamasın, başka bir işte de çalışamasın. O da kendisi gibi zor durumda kalsın.
Hikayeyi uzatmayım, bu olaydan sonra arkadaşım ve akrabası mahkemelik oldu. Karşılıklı açılan davalar nereden baksanız en az 5 ila 10 yıla kadar sürebilecek uzun ticari davalardı. İşte bu aşamada arkadaşım canavar gibi mücadele etmeye, davaları kazanabilecek yollar aramaya hep devam etti. Akrabası bir ara işi öyle bir noktaya getirdi ki işin ucunda hapis cezası olan karşılıklı ceza davaları bile açıldı. Hatta bu süreçte farklı bir tanıdığı ile yeni bir girişim denedi. Akıllanmayıp yine başka bir akrabasından yeni girişimi için borç alıp onunla da sorunlar yaşadı. Üstüne çocuklarından birinde beklenmeyen bir sağlık sorunu oluştu. Yani belalar yağmur gibi yağmaya başladı. İşsiz kalsa, hem yaşam hem sağlık giderlerini nasıl karşılayacağını düşünür oldu. Üstelik kendisi inançlı, dindar, 5 vakit namazında niyazında biriydi ve hayat gailesi içinde debelendiğini biliyordu aslında. Uzun süre de hani derler ya, iman gücüyle dayandı aslında bu üst üste yağan belalara.
![]() |
Fakat bir gün çok ilginç bir şey oldu. 2-3 gece üst üste uykusunda aniden kalp çarpıntısı baş gösterdi önce. Sonra göğsünde yanma başladı. Birkaç doktora göründü ama tüm kan testleri, röntgenler…vb. tertemiz çıktı. Tespit edilebilen bir hastalığı, rahatsızlığı yoktu. Sonra aniden uykusuzluk sorunu baş gösterdi. Geceleri yatıyor ama bir süre sonra kalp çarpıntısıyla ve panikle uyanıp uyuyamıyordu. Sonra yaptığı işe konsantre olamamaya başladı. Çalışma saatleri günlük 8 saatten 3-4 saatlere düştü istemsizce. Üstüne bazen panik atak yaşamaya da başladı. Tabii bu durum, arkadaşım için kabul edilebilir bir şey değildi. Yetmedi, araba kullanamaz hale geldi. Yetmedi toplu taşımaya trene, otobüse binemez hale geldi. Durumu bir psikoloğa danıştığında ise çok şaşırdı. Depresyona girmişti. Vücut, üst üste yaşadığı krizleri, stresleri, belaları kaldıramamış, adeta isyan etmişti ve çalışan sistemleri aşırı yük binmesini engellemek için aynı arıza yapan bir elektronik devre gibi teker teker kesiyordu. Onu çalışamaz ve hiçbir şey yapamaz hale getiriyordu ki vücut da zihin de dinlensin. Beynin koruma mekanizması devreye girmiş, zihni ve bedeni tam koruma altına alıyordu aslında. Olayda fiziki somatik semptom (psikolojik sıkıntıların veya stresin, vücutta ağrı, yorgunluk, mide bulantısı veya baş dönmesi gibi fiziksel belirtiler olarak ortaya çıkması durumudur) ortaya çıkması ve hızlıca yeniden çalışıp iş yapabilmesi için psikolog, kendisini bir psikiyatriste de muayene olması konusunda teşvik etti.
![]() |
Ayrıca bir büyük problem daha vardı. Kendisi kimyasal ilaç kullanmayı hiç sevmezdi. Kimyasal ilaçlara karşı hipersensitivitesi (yani aşırı hassasiyeti) vardı. Ayrıca arkadaşımla birlikte 5-6 sene önce “Homeopati” ilmi ile tanışmış ve ikimiz de o kadar uzun süredir tek bir kimyasal, yan etkisi olan ilacı ağzımıza almamıştık. Bir sağlık sorunu olduğunda “Remedy” denilen, homeopatide denenmiş ilaç anlamına gelen aşırı minik topçuklarla homeopat kontrolünde tedavi oluyorduk. Tabii bu bilimsel ve yan etkisi olmayan, Avrupa’da, ABD’de, Rusya’da, Türki Cumhuriyetlerde ve özellikle Hindistan’da çok yaygın ve gelişmiş olan bu tedavi yönetimiyle ilgili masraflar ülkemizde karşılanmıyordu, çünkü bilimsel kabul edilmiyordu. Halbuki bahsettiğim ülkelerde devletler hem boşuna devlete ağır mali yük olan ilaç masraflarından kurtulmak; hem de bireylerin koruyucu sağlık uygulamaları adı altında daha başından hastalanmasını engellemek için beden-ruh dengesini sağlayıp insanların sağlıklı ve konforlu yaşam sürmesini sağlayan homeopatiyi teşvik ediyor ve gerek devlet, gerekse özel sağlık sigortalarının bu masrafları karşılamasını sağlıyordu. Eee şimdi ne olacaktı? O an aklına yine homeopatiden faydalanmak gelmedi, gelseydi bile düzenli işi olmadığı için masrafları karşılaması mümkün değildi.
O da mecburen bir psikiyatriste gitti ve istemeye istemeye 1,5 yıl süren anti-depresan ilaç kullanmak zorunda kaldı. Üstelik ilk gittiği, son derece iyi tanınan ve Istanbul’da ünlü olan bir klinik zincirindeki psikiyatrist öyle kötü ve işi daha da vahimleştirecek ilaçlar verdi ki durumu beş beter oldu. O da bu kötü niyetli veya yeterli eğitim almamış doktor konularını çok iyi bildiğinden ailesinden borç alıp ünlü, güvenilir bir psikiyatriste gitmek zorunda kaldı ki ödediği para o anki bütçesine göre inanılmaz yüksekti. Neyse ki vücuttaki aşırı hassasiyeti çok iyi anlayan ve tecrübesi de çok olan Profesör psikiyatrist, yan etkileri en az olan bir ilacı özel doz ayarlamasıyla kullandırdı da göğsündeki yanma geçse de yan etkilerin geçmesi tam 6 ay sürdü ve ilacı da hemen bırakamadı, zorlandı. Dedim ya, vücudu zaten kimyasal ilaçlara karşı aşırı hassastı ve bu ilaçları kullanmak aslında onu daha da yıprattı. İmkanı olsaydı, Homeopati’den yararlanırdı ama kısmet olmadı. Ayrıca 1,5 sene sonra şikayetleri hafiflese de tam geçmedi. Sorun %100 çözülmedi yani. Zaten ilaç içtim de psikolojik rahatsızlığım geçti meselesi bir bilimsel YALAN’dı. İlaç sadece semptomları hafifletip kişinin kendi kendini zihinsel anlamda da tedavi etmesi için zaman kazandırıyordu. Psikolojik sorun yaşayan kişi, ancak ve ancak olayları salim kafayla değerlendirip farkındalığını arttırabilirse bu sorunundan kurtulabiliyordu. Yoksa 10 sene veya ömür boyu anti-depresan kullanan kişiler olduğunu araştırıp öğrendi. Çünkü uzun süre kullanımda bu ilaçlar bağımlılık yarattığı gibi vücuda ve beyne de hasar verebiliyordu. O yüzden gerektiğinde çok tecrübeli ve işinin ehli bir psikiyatriste gidip sınırlı süre ve dozu kişiye özel ayarlanmış olarak tedavi olmak önemliydi ama bunun da bir garantisi yoktu ki!?! Kişinin hassas durumunu kötüye kullanıp bilerek ilaç kullanım süresini uzatan, hastaların düzenli seanslara daha çok gelmelerini sağlayıp daha çok para kazanmayı hedefleyen nice Profesör olan veya olmayan psikiyatristler, psikologlar vardı sonuçta. Bu konuda en iyi bilgileri alabileceğiniz kişi de uzun yıllar devlet hastanelerinde psikolog olarak çalışmış, çok sevdiğim, değer verdiğim sayın İzzet Güllü beyefendidir. Youtube sitesini ziyaret edip bu olayları kendisinden, ilk ağızdan dinleyebilirsiniz. Allah, bu beyefendiden razı olsun.
Yalnız burada bir uyarı yapmayı da ihmal etmemem gerektiğine inanıyorum. Kimyasal psikiyatrik ilaçları tümden kötülediğimi ve tamamen karşı olduğumu da düşünmenizi istemem. Kendi tanıdığım güvenilir psikolog ve psikiyatrist doktorlardan edindiğim bilgiye ve araştırmalarıma göre yakın arkadaşımın durumunda, en azından ağır tablo geçene kadar kimyasal ilaç kullanımı çok gerekli hale geliyor. Yani artık somatik semptom (göğüste fiziki yanma hissi veya farklı fiziki, tespit edilebilir belirtiler) gösteren, hemen ve acil beyin uyuşturma, hızla akan ve aşırı rahatsız edici düşünceleri kısa sürede kesen ve bu sayede en azından geceleri deliksiz uyku sağlayan (ki depresyon durumunda uykusuz kalmak tabloyu çok daha beter hale getirip majör depresyon dedikleri hale geçilebiliyormuş. Bu yüzden bu haldeyken sağlıklı uyku uyunması çok önemli. Hem zihnin hem de vücudun iyi dinlenmesi şart!) ilaç kullanımı bu duruma düşen kişiler için çok çok gerekli. Aksi halde kalp krizi, aşırı strese ve kesintisiz olumsuz düşünceye bağlı ani tansiyon artışları sonucu beyin kanaması, intihar veya işin içinden daha çıkılmaz ve derinleşen, tedavisi daha zor olacak bir psikolojik zihin durumuna geçiş riski var. Önemli olan bu duruma düşmeden önce, yani somatik semptom göstermeden önce psikolog desteği alınabilseydi veya maddi durumu müsait olup da hemen ve hızlıca homeopati tedavisine başlanabilseydi o zaman zaten kimyasal ilaçlara muhtaç hale gelinmeyecekti. Bu durumda kimyasal ilaçların yan etkilerine ve %100 çözüm sunamamasına karşın çok daha beter ve ölümle sonuçlanabilecek diğer alternatif arasında kötünün iyisini seçme davranışı yapmak çok hayati önem taşıyor. Yani gerektiği yerde kimyasal ilaç kullanımı gerekli! Tümden kimyasal ilaçları reddetmek bir çözüm olmuyor bu tip bir durumda. Böyle durumlarda birçok insan da fazla alkol almaya, uyuşturucu madde kullanımına da başlayabiliyor. Ama bu davranış, işleri doktor kontrolünde ilaç kullanımına göre çoook daha fazla kötü hale getiriyor ki aman Allah korusun diyorum. Çünkü bunların geri dönüşü de tedavisi de çok zor olduğu gibi birçok organ hasarına neden olabiliyor.
Arkadaşım emekli olsa da, uzun yıllar uluslararası şirketlerde çalışmış bir emekli olsa da, ilacı bıraktıktan sonra mevcut çarpık emekli maaşları düzeyi nedeniyle ailesini geçindirme anlamında maddi durumu yeterli olmadığından, bir devlet hastanesinden psikolog desteği almayı düşündü. Çünkü kullandığı ilaç, yaşadığı bazı sorunları tam olarak çözememişti ve hala iş hayatına geri dönmesi için yeterli gücü ve motivasyonu bulamıyordu. Ayrıca devlet hastanelerinde de aşşırı ama aşşırı çarpık bir tedavi protokolü olduğunu beraber öğrendik. Sanki leblebi gibi satılan dev psikiyatrik ilaç üreticisi şirketlerin menfaat çarkı vardı ve psikolojik sorun yaşayan kişiye önce psikoloğa değil psikiyatriste muayene olmasını zorunlu tutuyordu devlet. Devlet hastanelerinde başka türlü psikiyatriste randevu almanız mümkün değildi. Önce psikiyatriste gidecek, 6 ay boyunca verdikleri kimyasal ilaçları yutacak (yani bir nevi uyuşacak), sonra bu tedavi işe yaramazsa ve hala beyninizi yeterince uyuşturamadılarsa ilgili devlet hastanesinin psikoloji bölümünden bir psikologla görüşmek için hak kazanacaktınız.
Üstelik daha da kötüsü, 6 ay boyunca her gittiğinizde sizi ilk muayene eden psikiyatrist değil, her gittiğinizde başka bir psikiyatrist karşılıyor devlet hastanelerinde. Bu da önceki doktor not alsa bile sorununuzu en baştan anlatmak zorunda kalmanıza neden oluyor ve size bu görüşmeler için verilen süre sadece 15 dakika!?! Yaaa, ne yazık ki acı gerçekler böyleymiş. Bu şekilde “ilaç yaz gönder; ilaç yaz, doz ayarla gönder…vb.” şeklinde 15’er dakikalık görüşmelerle 6 ay boyunca devam eden bir sistemde sizce psikolojik ve psikiyatrik bir tedavi mümkün mü? Arkadaşım da ben de bunu öğrendiğimizde bir şok daha yaşadık. Arkadaşım zaten 1,5 yıl ilaç kullanmış ve %100 iyileşme sonucunu alamamıştı. Bu arada psikologla görüşme hakkı kazanmak, hemen görüşebileceğiniz anlamına gelmiyor. Doğal olarak ilaçlarla bir türlü tedavi olamayan o kadar çok hasta var ve psikolog kadrosu o kadar yoğun ki çoğu zaman 6 aylık psikiyatrist takibi sonrasında psikiyatrist, bir psikoloğa gitmenizi uygun görürse ve bu konuda psikiyatristlerin kendilerinden daha tecrübeli olan Profesör hocalarıyla 6 ayda bir yapılan genel hasta değerlendirmesi toplantılarından da geçer not alırsanız, önce size “Psikoloğa gitmesi uygundur” raporu veriyorlar ve 6 ay ve üzeri size sıra gelmesini ve sizinle ilgilenecek bir psikolog atanmasını bekliyorsunuz. Bu işin daha da acı yanı. O arada artık delirir misiniz? İntihar mı edersiniz? Başınıza başka bir şey mi gelir? Artık o da size kalmış. Ücretsiz sunulan hizmet maalesef böyle.
Bu devlet hastanelerindeki psikolog – psikiyatrist konusuna şimdi devam etmeyeceğim, arkadaşım nihayet işine yarayacak farklı bir çözüm buldu ama işin özeti şu: Eğer hayatın sizi getirdiği noktada durmasını bilmezseniz, gerçek yaşanmış bu hikayede olduğu gibi olumsuzluklar üst üste yığılabiliyor ve kısmet değilse iyileşip iş hayatına dönüş yapamıyorsunuz işte. Şimdi bu noktada bu kadar olaydan sonra farklı şekilde sorunu çözebilen arkadaşım, farkındalığını okuyarak, araştırarak, yaşayarak, yakın arkadaşlarından daha fazla manevi destek alarak tevekkül etmeyi biraz daha öğrendi. Bunun açılımı da şöyle oldu: “Rızkı veren Allah. Bu durumda psikolojik olarak daha beter bir duruma düşmek yerine her şeye ara veriyorum. Hatta belki bırakıyorum. Davaları kaybetmek kaderde yazılıysa ve zaten çok sınırlı olan tüm malımı kaybedeceksem, belli ki buna engel olamayacağım. Gidecekse gidecek yani. Çocuklarımın, ailemin rızkını da kendi rızkımı da Allah veriyor öyle değil mi? O halde daha fazla tepişmeye, çekişmeye, kendimi yıpratmaya gerek yok. Davalar konusunda, hayatla gücüm ölçüsünde mücadeleye devam edeceğim ama sonucu Allah’a havale ediyorum, tamamen O’na teslim olup olacakları da O’na bırakıyorum. Zaten ünlü dervişlerimizden Fatih türbedarı ve Melami-Şabani şeyhi olan sırlı Ahmed Amiş Efendi’nin (1807-1920), tasavvufi ve derin sözleriyle tanınan âlimimizin ünlü sözü ne der? “Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur” Bu sözü bir daha, bir daha okuyun ve düşünüp akledin lütfen. Bu sözün içinde Quantum fiziği var. Zaman ve mekan algımızla ilgili bazı gerçekler var. Hatta zamanda yolculuk konusuyla ilgili de bazı gerçekler var ama anlayabilene…” dedi ve durumunu, çocuklarına ve ailesine açık açık anlatmaya karar verdi.

Yani bu saatten sonra başlarına ne gelecekse gelecekti ama yıllar boyu afedersiniz eşşek gibi çalışmış, vücudu ve ruhu iyice yıpranmış ve şu an için yeniden çalışamaz hale gelmişti. Emekli hayatına alışmaya; mücadelesine düşük yoğunluklu devam etmeye karar verdi. 5 vakit namazını aksatmamaya, daha çok ibadet edip daha çok kitap okumaya karar verdi. Kaderde daha fakir koşullarda yaşamak varsa onu da engelleyemezdi zaten. Bu sayede emeklilerin bazı belediye tesislerinden ücretsiz veya seans başı sadece 1 TL.’ye faydalanabileceği, başta yüzme olmak üzere çeşitli spor faaliyetlerinden haberi oldu ve özellikle boyun fıtığına ve ağrısına çok iyi gelen düzenli yüzmeye başladı. O arada belalar yağıyordu dedim ya. Zaten yine iş hayatında uzun saatler araç kullanmaya bağlı (tabii biz X kuşağının zamanında otomatik vites her araçta yoktu. Bu bir lükstü ve her firma otomatik vitesli araç vermiyordu çalışanlarına) bacaklarında varis ve kronik DVT (Derin Ven Trombozu, yani bazı bacak damarlarının tıkanık olması, kan akışının zayıf olması) sorunu vardı ve her yıl kontrol ediliyordu. Üstüne bir kolunda neyse ki iyi huylu olan bir kemik kisti teşhisi aldı ki o kolundan birkaç yıl önce, iş hayatında üstlendiği aşırı iş yükü ve bilgisayar başındaki yine fazla mesailerinden dolayı aşırı “Mouse” kullanımı sonucu oluşan “Tenisçi Dirseği” teşhisi almıştı. Çok ağrıları olmuş ve ağrılar zor dinmişti ki o ağrıları bu süreçte yine nüksetti. Onu kontrol ettirirken de yapılan MR incelemelerinde kemik içinde gelişen bu kist bulundu.

Yetmedi, üstüne 1,5 yıl boyunca kullandığı anti-depresan kaynaklı olduğunu düşündüğü, aynı kolunda ayrıca bir de yumuşak beze oluşumu meydana geldi. Yine anti-depresan kimyasal ilaçlar yapacağını yapmıştı yani. Durum ciddi olunca hemen konusunda çok uzman, deneyimli Homeopat doktoruna ulaştı ve ondan da vücudun bazı zehirli bulduğu maddelerin etrafını sardığı, yumuşak beze şeklinde çevrelediği, ciddi bir rahatsızlık verip büyümediği sürece bezeye herhangi bir cerrahi müdahale yapılmaması gerektiği bilgisini aldı. Şimdi hem bu problemi hem de yeniden depresyon yaşamamak ve engellemek için homeopatik tedavi görüyor. Daha mutlu, daha sakin. Kendince sıkıntıları ve mücadeleleri için çözümler aramaya ve hayat mücadelesine, düzenli spor yapmaya, çocuklarıyla ilgilenmeye devam ediyor.
Buradan çıkacak sonuç şu ki, Allah istemediği ve kısmet etmediği sürece isteseniz de çalışamazsınız, para da kazanamayabilirsiniz. Ailenize bakamaz hale de gelebilirsiniz. Hayat bu. Herşeyi de siz kontrol edemezsiniz ki? Ne kadar dindar, muhafazakar olursanız olun; farkındalığınız veya imanınız ne kadar yüksek olursa olsun; eğer tevekkül etmeyi bilmiyorsanız ve beceremiyorsanız, o belalı depresyon denilen şeye siz de girebilirsiniz ki eskiden bunun adı depresyon değildi. Keder, elem, ızdırap yaşanan bir süreçti. Eş, dost, akraba ilişkileri daha fazla olduğundan; insanın yanında daha çok insani destek olduğundan daha hızlı ve kolay atlatılabiliyordu. Zaten ilaçla tam tedavi olsaydı arkadaşım olurdu. Depresyonu aşacak yolu yine kendisi, farkındalığını arttırarak, düşünerek, aklederek ve ibadet ile yoğun spor ile, hayatındaki stresleri mecburen azaltıp düşürerek kendisi bulmuş oldu aslında. Daha doğrusu Allah, ona sorununu bu şekilde aşmasını nasib etti demek daha doğru olur. Allah, bir hayat imtihanı olarak veya bir ceza olarak veya sizin için daha hayırlı bir gelecek sunacağından veya bilemediğimiz başka bir sebepten yıllarca alıştığınız yaşam biçiminizi bir anda değiştirip yok edebilir. Böyle bir durumda bile ona tevekkül etmeli, bilmiyorsak tevekkül etmeyi öğrenmeli. Şu hayatta başımıza gelen iyi veya kötü her şeyin ama her şeyin geçici olduğunun tam farkına varmalı, sabrın sonunun selamet olduğunu bilmek gerekir. Allah, hepimize şu hayatta gerçekten iman edebilmeyi, tevekkül edebilmeyi; daha mutlu ve huzurlu yaşamayı nasib etsin inşallah.
Bu sitede yer alan tüm içerikler yalnızca bilgilendirme amaçlıdır ve yazarın kişisel görüşlerini yansıtmaktadır.
Yasal Uyarı ve Sorumluluk Reddi Beyanı




