Günümüz yaşam biçiminin insanoğlunun karşısına çıkardığı büyük ve yaygın problemlerinden biri de depresyon. Aslında bu problemi ortaya çıkaran şey kontrol edilemeyen dış faktörlerden çok insanların kendi doymak bilmeyen arzuları, hırsları, istekleri, egoları.
Tükettikçe, harcadıkça, daha
fazlasına, daha güzeline, daha yakışıklısına, daha zenginine, daha büyüğüne,
daha lüksüne, daha pahalısına sahip olunca mutlu olacağını zanneden insanlar
gerçekte “bu daha”’lara sahip olabilmek için büyük stres yaşıyorlar. Başarısız
olma, kendini beğendirememe, mevcut parasını ve konumunu, güzelliğini,
yakışıklılığını kaybetme korkusuyla sürekli daha fazla çabalayan insan bir
noktaya geliyor, hafif yorulur gibi, biraz düşünür gibi oluyor, hayatı bir an
sorgular gibi oluyor ve işte o anda bazı şeylerin farkına varıyor. Derin
düşüncelere dalıyor.
İş sahibi bir işadamı/işkadını veya
kariyer yapan bir çalışan olarak sürekli daha çok kazanmak, daha iyi bir
pozisyona gelmek veya daha fazla iş hacmine ulaşmak için bir hedef peşinde gece
gündüz çalışan insan arkadaşlarını, yakınlarını, akrabalarını, varsa
sevgilisini, eşini, çocuklarını ihmal edebiliyor. Çoğu zaman evlenmeye veya bir
aile kurmaya vakit bile bulamıyor. Popüler kültürün, çevrenin beynine enjekte
ettiği tarzda hayattaki en önemli şeyin para ve özgürlük olması; arkadaşlarıyla
geceleri özgürce dışarı çıkıp kafayı çekip eğlenebildikten sonra, sevgili
edinip sorumluluk almadan (evlenmeden) ara sıra gecelik ilişki yaşayabildikten
sonra, rahatça gezip istediği yerde tatil yapabildikten sonra ondan mutlu insan
olamayacağı düşüncesi belki de insanları tuzağa düşüren bir yaklaşım. Bu hayat
tarzı ile insan tüketebildiği kadar tüketiyor, bu adaletsiz dünyada
eğlenebildiği kadar eğleniyor ve alabildiği kadar haz almaya çalışıyor. Fakat çok
tüketmek, istediği şeyi alabilmek, delice eğlenmek, sarhoş olmak, büyük haz almak
mutlu olmak mı demek? O arkadaşlarınız gerçek arkadaşlar mı? İyi insanlar mı?
Kötü gününüzde, parasız kaldığınızda arkadaşınız veya sevgiliniz gelip hal hatırınızı
soracak mı acaba? Bir eksiğinizi, ihtiyacınızı gidermek için para yardımı
yapacaklar mı dersiniz? O kötü gün gelmeden hiçbir zaman bilemeyeceksiniz!
Ya da bir adım ileri düşünüp aile
olmanın ve daha düzenli bir hayat sürmenin önemine inanıyorsunuz ve evlenip
çoluk çocuk sahibi oldunuz diyelim. Bekarken veya yeni evliyken yeten 1+1 odalı
eviniz yeterli gelmeyecek, 2+1 veya 2 çocuk düşünüyorsanız 3+1 odalı evlere
geçiş yapmak isteyeceksiniz. Bu da daha fazla çalışmanızı, daha fazla
kazanmanızı gerektirecek. Çocuklar okul çağına geldiğinde iyi eğitim almasının
başka türlü olamayacağına inandığınızdan cep yakan fiyatlarla özel okula vermek
isteyeceksiniz. Maaşlarınız veya işyeri sahibiyseniz geliriniz özel okul
giderlerine; daha iyi marka daha büyük otomobile, daha iyi restoranlarda yemek
yemeye; daha lüks marka giyinmenize; ev işlerini yaptırdığınız, çocuk
baktırdığınız hizmetlilere; yazın daha lüks otellerde ailecek tatil yapmaya
yetecek mi? Robot gibi %100 verimle mükemmel performans gösterip gereken parayı
karı koca veya kadın çalışmıyorsa tek başına çalışan veya işyeri sahibi olan
erkek kazanıyorsa hiç sorun yok. Ama bu çarkın hatasız ve kusursuz dönebilmesi
için insanlar çok yoğun, çok büyük bir stresle yaşıyorlar, adeta hayatta
ölüm-kalım mücadelesi veriyorlar. Dedim ya bu düzende hayatı sorgulamaya, ben
ne yapıyorum diye kendi kendinize sormaya, hayatın anlamı üzerine düşünmeye hiç
vaktiniz yok. En önemlisi de insan ruhuna en faydalı şeylerden biri olan şükretmeye,
elindeki sahip olduğu şeyler için Allah’a şükretmeye, ibadet edip huzur bulmaya
nedense hiç vaktimiz yok. Veya yokmuş gibi geliyor. Adeta daha fazla
harcayarak, tüketerek hayatta kalmaya çalışan köleler gibiyiz ama görünürde
hiçbir kamçılı efendi yok. Gönüllü ve bu şekilde hareket etmeye istekli modern
köleleriz aslında.
Kamçılardan biri
egolarımız ve bitmek, tükenmek bilmeyen daha fazlasına sahip olma isteği. Başka
bir kamçı ise belki bilinçaltımıza kadar işleyen TV, sinema, internet,
gazeteler, dergiler ve diğer tüm iletişim mecralarında gördüğümüz rol model
olan mankenler, oyuncular, başarılı işadamları veya CEO’lar kadar güzel,
yakışıklı, seksi, kendine bakan, fit vücutlu ve zengin olmak. Sanki herkes iş
ve özel hayatında bu kadar başarılı ve şanslı olmak zorunda. Fakat hayat öyle
değil işte. Kimisi aileden zengin doğuyor, kimisi fakir. Kimisi güzel,
yakışıklı, kimisi çirkin. Kimisi başarılı, zeki, çok kabiliyetli; kimisi
başarısız, daha az akıllı veya daha az kabiliyetli. Kimisi normal, kimisi
özürlü. Ama herkes için durumuna göre yapabileceği bir şey var. Her tür insan,
her olasılık mümkün bu hayatta.
İşte tüm bu
yaratılan beklentiler belki de tarihte hiç olmadığı kadar stres yüklüyor insana
ve azı faydalı olan stres bir problem olarak bu noktada karşımıza çıkıyor. Elimizdekileri,
sahip olduklarımızı kaybetmekten, hayat standardımızın aşağıya düşmesinden
ödümüz patlıyor. Bu noktada şunu belirtmeliyim. İslami kaynaklarda
araştırdığınızda göreceksiniz. Dünya için çekilen bütün korkular (tabii inananlar
için) şeytanın vesvesesinden (endişe vermesinden) kaynaklanır. “Fakir düşerim,
yalnız kalırım, açlık çekerim, ben tek başıma ne yaparım, ileride kime
sığınırım, çoluk çocuğun başına neler gelir” tarzı düşünce, endişe ve korkular
şeytandan ve “nefis” adı verilen insanın egosundan kaynaklanır. Halbuki Kur’an-ı
Kerim’de Yunus Suresi 62. Ayette şöyle buyuruluyor: “Dikkat edin, Allah
dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.”
İşte insanın
depresyona girebileceği ortam da işini kaybettikten veya iflas ettikten sonra
parasız kaldığı bir anda, özellikle maddi sıkıntı veya bir aldatma vakası başta
olmak üzere farklı nedenlerle oluşan boşanma sürecinde, çok başarılı giden bir
kariyer sürecinde aşırı çalışıp yorulmaktan kaynaklanan ruhi tatminsizlik
sonucu, işyerinde maruz kalınan bir mobbing veya taciz sonucu, anne-baba veya
çocuk gibi birinci derece bir akrabanın ani vefatı gibi hayatın dönüm
noktalarında oluşabiliyor.
Bu sıkıntılı durumlar ise imanın, Allah’a
gerçekten inanmanın kazandırdıklarından, sürekli şükür halinde olmaktan, elindekilerle
yetinip kanaat etmekten uzak yaşamanın bir sonucudur aslında. Ama Allah’a
inanmak, Müslüman olmak depresyonu engeller de denemez. Çünkü sözde çoğunluğu
Müslüman olan ülkemizde dindar olanlar veya görünenler arasında da gözlemlerime
göre ciddi oranda depresyon görülmektedir. İşte bu da aslında o kişinin
gerçekten dininin felsefesini tam anlamadığı, birçok konuda eksiklerinin
olduğu, inancının, imanının tam olmadığı anlamına gelir ki temelde bazı şeyleri
bilen bu durumdaki kişiler inandığı şeyin tam özünü kavrayıp sözde değil özde,
lafta değil uygulamada da gerçekten iman edip tevekkül etmeyi başardığında
depresyondan kurtulması daha kolay olacaktır. Ama depresyona girmiş kişilerin mutlaka
uzman bir psikolog veya psikiyatrdan yardım alması önemlidir. Herkes bu
durumdan tek başına iman gücüyle kurtulamayabilir. Zaten o kişinin imanı gerçekten
güçlü olsa genelde depresyona girmez. Konuyla ilgili şu yazıyı da ilginç bir bakış açısı sunması açısından okumanızı tavsiye ederim.
Diğer taraftan
yardım alınacak psikoloğun veya psikiyatrın seçimi de ayrı bir önem
taşımaktadır. Yine gözlemlerime göre ülkemizde iki tür psikolog ve psikiyatr
var. Birinci gruptakiler sadece ABD ve Avrupa yani Batı dünyasının kültür
değerleri ve normlarıyla çözüm üretenler, ikinci gruptakiler ise birinci
gruptaki bilgileri bilmekle beraber bunu ülke insanının islami ve tasavvufi
kültürüyle harmanlayıp çözümü bu şekilde üretenler. Küçük bir örnek vermek
gerekirse örneğin birinci gruptakiler bireyi, bireyselliği batı kültüründeki
gibi aşırı kutsarlar ve boşanmayı düşünen birine “Önce sen, sen, sen mutlu olmalısın”
diye aşırı vurgu yaparlar. “Sen mutlu olmazsan çocuğuna, eşine mutluluk
veremezsin” felsefesini ön plana çıkarırlar. Çocukların durumunu, hissedeceklerini,
aile olarak kalabilmenin kıymetini neredeyse göz ardı ederler. Bu da belki
yuvayı kurtarabilecekken kişilerin çok daha kolayca boşanma kararı almalarına
yol açabilir. Bu şekilde psikologlarının tavsiyesiyle çok hızlıca boşanma
kararı alan en az iki arkadaşım oldu. Sonradan pişman olup eşine geri dönmek
isteseler de dönemediler. İkinci gruptakiler ise kişinin bireysel mutluluğu ile
çocukların ruh halini, aile olarak kalabilmenin değerini biraz daha eş
tutarlar. Çünkü toplumumuzun değerleri ve boşanmış kadına veya erkeğe bakış
açısı ile dinimizin bireyi değil aile olmayı, sağlıklı ortamda çocuk
yetiştirmeyi kutsayan yaklaşımını da dikkate alırlar. Belki de kişi boşandıktan
sonra umduğu mutluluğu bulamayacaktır. Yuvanın kurtulma ihtimali ve eşlerin
birbirine uyum sağlaması mümkünse en azından bunu ilk gruptakilere göre daha fazla
denemeye meyillidirler. Tabii ki ümit görmedikleri bir vaka ise onlar da direk
olarak boşanmanın en iyi çözüm olacağını söyleyeceklerdir.
Yukarıda bahsi
geçen sebeplerin sonucu oluşan aşırı stresin neden olduğu depresyondan korunmak
için ise huzurlu, sakin bir yapıya, rahat, güvenli ve endişelerden uzak bir
psikolojiye sahip olmak gerekir. Bu da ancak Allah’a gerçekten inanmak, iman
etmek ve Allah’ı dost edinmekle mümkündür. Allah’a gerçekten sonsuz bir güven
duymak, hayat mücadelesine doğruluk ve dürüstlükten, iyi insan olmanın
gerektirdiği şeylerden taviz vermeden gayretle devam etmek ve işin sonucunu da
Allah’a havale etmek yani tevekkül etmek kanaatimce bu sıkıntıların en etkili
ilacıdır.
Yine konuyla
ilgili şu yazıdan da faydalanabilirsiniz.
Bakın Hz. Mevlana’yı
etkilemiş olan İslam alimi ve mutasavvıf Şems-i Tebrizi ne demiş: “Sen darda
olduğun vakitlerde, sana bahşedilmiş olanlarla elinden geleni yaparsın, en
güzel çareleri düşünürsün, uygularsın. Fakat yine bir şeyler olmuyorsa, kendini
yerden yere vurman, iyi bir durum değildir. Direnmekle, kendi iç huzurunu
bozarsın. Sabırla uygula sana verilmiş olanları, o anki imkanlarınla… Teslim ol
demek, elin kolun bağlı otur demek değildir. Sadece her imkanı denediğin halde
olmuyorsa, onda senin için belki daha değişik güzellikler olacaktır veya senin
için hayırlısı neyse o olacaktır. Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere
direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın.
Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden
biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmayacağını?”






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder