16 Mart 2016 Çarşamba

STRES VE DEPRESYON


           Günümüz yaşam biçiminin insanoğlunun karşısına çıkardığı büyük ve yaygın problemlerinden biri de depresyon. Aslında bu problemi ortaya çıkaran şey kontrol edilemeyen dış faktörlerden çok insanların kendi doymak bilmeyen arzuları, hırsları, istekleri, egoları.

            Tükettikçe, harcadıkça, daha fazlasına, daha güzeline, daha yakışıklısına, daha zenginine, daha büyüğüne, daha lüksüne, daha pahalısına sahip olunca mutlu olacağını zanneden insanlar gerçekte “bu daha”’lara sahip olabilmek için büyük stres yaşıyorlar. Başarısız olma, kendini beğendirememe, mevcut parasını ve konumunu, güzelliğini, yakışıklılığını kaybetme korkusuyla sürekli daha fazla çabalayan insan bir noktaya geliyor, hafif yorulur gibi, biraz düşünür gibi oluyor, hayatı bir an sorgular gibi oluyor ve işte o anda bazı şeylerin farkına varıyor. Derin düşüncelere dalıyor. 
 
 
            İş sahibi bir işadamı/işkadını veya kariyer yapan bir çalışan olarak sürekli daha çok kazanmak, daha iyi bir pozisyona gelmek veya daha fazla iş hacmine ulaşmak için bir hedef peşinde gece gündüz çalışan insan arkadaşlarını, yakınlarını, akrabalarını, varsa sevgilisini, eşini, çocuklarını ihmal edebiliyor. Çoğu zaman evlenmeye veya bir aile kurmaya vakit bile bulamıyor. Popüler kültürün, çevrenin beynine enjekte ettiği tarzda hayattaki en önemli şeyin para ve özgürlük olması; arkadaşlarıyla geceleri özgürce dışarı çıkıp kafayı çekip eğlenebildikten sonra, sevgili edinip sorumluluk almadan (evlenmeden) ara sıra gecelik ilişki yaşayabildikten sonra, rahatça gezip istediği yerde tatil yapabildikten sonra ondan mutlu insan olamayacağı düşüncesi belki de insanları tuzağa düşüren bir yaklaşım. Bu hayat tarzı ile insan tüketebildiği kadar tüketiyor, bu adaletsiz dünyada eğlenebildiği kadar eğleniyor ve alabildiği kadar haz almaya çalışıyor. Fakat çok tüketmek, istediği şeyi alabilmek, delice eğlenmek, sarhoş olmak, büyük haz almak mutlu olmak mı demek? O arkadaşlarınız gerçek arkadaşlar mı? İyi insanlar mı? Kötü gününüzde, parasız kaldığınızda arkadaşınız veya sevgiliniz gelip hal hatırınızı soracak mı acaba? Bir eksiğinizi, ihtiyacınızı gidermek için para yardımı yapacaklar mı dersiniz? O kötü gün gelmeden hiçbir zaman bilemeyeceksiniz! 

            Ya da bir adım ileri düşünüp aile olmanın ve daha düzenli bir hayat sürmenin önemine inanıyorsunuz ve evlenip çoluk çocuk sahibi oldunuz diyelim. Bekarken veya yeni evliyken yeten 1+1 odalı eviniz yeterli gelmeyecek, 2+1 veya 2 çocuk düşünüyorsanız 3+1 odalı evlere geçiş yapmak isteyeceksiniz. Bu da daha fazla çalışmanızı, daha fazla kazanmanızı gerektirecek. Çocuklar okul çağına geldiğinde iyi eğitim almasının başka türlü olamayacağına inandığınızdan cep yakan fiyatlarla özel okula vermek isteyeceksiniz. Maaşlarınız veya işyeri sahibiyseniz geliriniz özel okul giderlerine; daha iyi marka daha büyük otomobile, daha iyi restoranlarda yemek yemeye; daha lüks marka giyinmenize; ev işlerini yaptırdığınız, çocuk baktırdığınız hizmetlilere; yazın daha lüks otellerde ailecek tatil yapmaya yetecek mi? Robot gibi %100 verimle mükemmel performans gösterip gereken parayı karı koca veya kadın çalışmıyorsa tek başına çalışan veya işyeri sahibi olan erkek kazanıyorsa hiç sorun yok. Ama bu çarkın hatasız ve kusursuz dönebilmesi için insanlar çok yoğun, çok büyük bir stresle yaşıyorlar, adeta hayatta ölüm-kalım mücadelesi veriyorlar. Dedim ya bu düzende hayatı sorgulamaya, ben ne yapıyorum diye kendi kendinize sormaya, hayatın anlamı üzerine düşünmeye hiç vaktiniz yok. En önemlisi de insan ruhuna en faydalı şeylerden biri olan şükretmeye, elindeki sahip olduğu şeyler için Allah’a şükretmeye, ibadet edip huzur bulmaya nedense hiç vaktimiz yok. Veya yokmuş gibi geliyor. Adeta daha fazla harcayarak, tüketerek hayatta kalmaya çalışan köleler gibiyiz ama görünürde hiçbir kamçılı efendi yok. Gönüllü ve bu şekilde hareket etmeye istekli modern köleleriz aslında. 

Kamçılardan biri egolarımız ve bitmek, tükenmek bilmeyen daha fazlasına sahip olma isteği. Başka bir kamçı ise belki bilinçaltımıza kadar işleyen TV, sinema, internet, gazeteler, dergiler ve diğer tüm iletişim mecralarında gördüğümüz rol model olan mankenler, oyuncular, başarılı işadamları veya CEO’lar kadar güzel, yakışıklı, seksi, kendine bakan, fit vücutlu ve zengin olmak. Sanki herkes iş ve özel hayatında bu kadar başarılı ve şanslı olmak zorunda. Fakat hayat öyle değil işte. Kimisi aileden zengin doğuyor, kimisi fakir. Kimisi güzel, yakışıklı, kimisi çirkin. Kimisi başarılı, zeki, çok kabiliyetli; kimisi başarısız, daha az akıllı veya daha az kabiliyetli. Kimisi normal, kimisi özürlü. Ama herkes için durumuna göre yapabileceği bir şey var. Her tür insan, her olasılık mümkün bu hayatta.
 
  
İşte tüm bu yaratılan beklentiler belki de tarihte hiç olmadığı kadar stres yüklüyor insana ve azı faydalı olan stres bir problem olarak bu noktada karşımıza çıkıyor. Elimizdekileri, sahip olduklarımızı kaybetmekten, hayat standardımızın aşağıya düşmesinden ödümüz patlıyor. Bu noktada şunu belirtmeliyim. İslami kaynaklarda araştırdığınızda göreceksiniz. Dünya için çekilen bütün korkular (tabii inananlar için) şeytanın vesvesesinden (endişe vermesinden) kaynaklanır. “Fakir düşerim, yalnız kalırım, açlık çekerim, ben tek başıma ne yaparım, ileride kime sığınırım, çoluk çocuğun başına neler gelir” tarzı düşünce, endişe ve korkular şeytandan ve “nefis” adı verilen insanın egosundan kaynaklanır. Halbuki Kur’an-ı Kerim’de Yunus Suresi 62. Ayette şöyle buyuruluyor: “Dikkat edin, Allah dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.” 
 
İşte insanın depresyona girebileceği ortam da işini kaybettikten veya iflas ettikten sonra parasız kaldığı bir anda, özellikle maddi sıkıntı veya bir aldatma vakası başta olmak üzere farklı nedenlerle oluşan boşanma sürecinde, çok başarılı giden bir kariyer sürecinde aşırı çalışıp yorulmaktan kaynaklanan ruhi tatminsizlik sonucu, işyerinde maruz kalınan bir mobbing veya taciz sonucu, anne-baba veya çocuk gibi birinci derece bir akrabanın ani vefatı gibi hayatın dönüm noktalarında oluşabiliyor.  
 
 
 Bu sıkıntılı durumlar ise imanın, Allah’a gerçekten inanmanın kazandırdıklarından, sürekli şükür halinde olmaktan, elindekilerle yetinip kanaat etmekten uzak yaşamanın bir sonucudur aslında. Ama Allah’a inanmak, Müslüman olmak depresyonu engeller de denemez. Çünkü sözde çoğunluğu Müslüman olan ülkemizde dindar olanlar veya görünenler arasında da gözlemlerime göre ciddi oranda depresyon görülmektedir. İşte bu da aslında o kişinin gerçekten dininin felsefesini tam anlamadığı, birçok konuda eksiklerinin olduğu, inancının, imanının tam olmadığı anlamına gelir ki temelde bazı şeyleri bilen bu durumdaki kişiler inandığı şeyin tam özünü kavrayıp sözde değil özde, lafta değil uygulamada da gerçekten iman edip tevekkül etmeyi başardığında depresyondan kurtulması daha kolay olacaktır. Ama depresyona girmiş kişilerin mutlaka uzman bir psikolog veya psikiyatrdan yardım alması önemlidir. Herkes bu durumdan tek başına iman gücüyle kurtulamayabilir. Zaten o kişinin imanı gerçekten güçlü olsa genelde depresyona girmez. Konuyla ilgili şu yazıyı da ilginç bir bakış açısı sunması açısından okumanızı tavsiye ederim. 
 

Diğer taraftan yardım alınacak psikoloğun veya psikiyatrın seçimi de ayrı bir önem taşımaktadır. Yine gözlemlerime göre ülkemizde iki tür psikolog ve psikiyatr var. Birinci gruptakiler sadece ABD ve Avrupa yani Batı dünyasının kültür değerleri ve normlarıyla çözüm üretenler, ikinci gruptakiler ise birinci gruptaki bilgileri bilmekle beraber bunu ülke insanının islami ve tasavvufi kültürüyle harmanlayıp çözümü bu şekilde üretenler. Küçük bir örnek vermek gerekirse örneğin birinci gruptakiler bireyi, bireyselliği batı kültüründeki gibi aşırı kutsarlar ve boşanmayı düşünen birine “Önce sen, sen, sen mutlu olmalısın” diye aşırı vurgu yaparlar. “Sen mutlu olmazsan çocuğuna, eşine mutluluk veremezsin” felsefesini ön plana çıkarırlar. Çocukların durumunu, hissedeceklerini, aile olarak kalabilmenin kıymetini neredeyse göz ardı ederler. Bu da belki yuvayı kurtarabilecekken kişilerin çok daha kolayca boşanma kararı almalarına yol açabilir. Bu şekilde psikologlarının tavsiyesiyle çok hızlıca boşanma kararı alan en az iki arkadaşım oldu. Sonradan pişman olup eşine geri dönmek isteseler de dönemediler. İkinci gruptakiler ise kişinin bireysel mutluluğu ile çocukların ruh halini, aile olarak kalabilmenin değerini biraz daha eş tutarlar. Çünkü toplumumuzun değerleri ve boşanmış kadına veya erkeğe bakış açısı ile dinimizin bireyi değil aile olmayı, sağlıklı ortamda çocuk yetiştirmeyi kutsayan yaklaşımını da dikkate alırlar. Belki de kişi boşandıktan sonra umduğu mutluluğu bulamayacaktır. Yuvanın kurtulma ihtimali ve eşlerin birbirine uyum sağlaması mümkünse en azından bunu ilk gruptakilere göre daha fazla denemeye meyillidirler. Tabii ki ümit görmedikleri bir vaka ise onlar da direk olarak boşanmanın en iyi çözüm olacağını söyleyeceklerdir.  

Yukarıda bahsi geçen sebeplerin sonucu oluşan aşırı stresin neden olduğu depresyondan korunmak için ise huzurlu, sakin bir yapıya, rahat, güvenli ve endişelerden uzak bir psikolojiye sahip olmak gerekir. Bu da ancak Allah’a gerçekten inanmak, iman etmek ve Allah’ı dost edinmekle mümkündür. Allah’a gerçekten sonsuz bir güven duymak, hayat mücadelesine doğruluk ve dürüstlükten, iyi insan olmanın gerektirdiği şeylerden taviz vermeden gayretle devam etmek ve işin sonucunu da Allah’a havale etmek yani tevekkül etmek kanaatimce bu sıkıntıların en etkili ilacıdır.  Yine konuyla ilgili şu yazıdan da faydalanabilirsiniz.
 
 

 Bakın Hz. Mevlana’yı etkilemiş olan İslam alimi ve mutasavvıf Şems-i Tebrizi ne demiş: “Sen darda olduğun vakitlerde, sana bahşedilmiş olanlarla elinden geleni yaparsın, en güzel çareleri düşünürsün, uygularsın. Fakat yine bir şeyler olmuyorsa, kendini yerden yere vurman, iyi bir durum değildir. Direnmekle, kendi iç huzurunu bozarsın. Sabırla uygula sana verilmiş olanları, o anki imkanlarınla… Teslim ol demek, elin kolun bağlı otur demek değildir. Sadece her imkanı denediğin halde olmuyorsa, onda senin için belki daha değişik güzellikler olacaktır veya senin için hayırlısı neyse o olacaktır. Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmayacağını?”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder