28 Şubat 2016 Pazar

LİSELİ GENÇLİK HALLERİ, CİNSELLİK VE BEKARET ÜZERİNE



1980’li yıllar. Kerem o zamanlar 5 sene süren ilkokul eğitimini tamamladıktan sonra çalışkan, disiplinli ve ahlaki yönü kuvvetli bir genç olarak sıkı bir hazırlık yaparak çok istediği yabancı dilde eğitim veren kolejlerden birini kazandı ve sınıfının inek öğrencilerinden biri oldu. Girdiği okul zamanının en iyi liselerinden biriydi. Hazırlık sınıfı, ortaokul ve lise eğitimini kapsayan bir kolejdi ve sınıf geçmek dahi çok zordu. 1 senelik yabancı dilde hazırlık sınıfını başarıyla tamamladı ve sonraki yıllarda Türkçe, Edebiyat, Coğrafya ve Tarih gibi dersler hariç tüm dersleri yabancı dilde okudu. Bir taraftan ilkokul sonrası girmiş olduğu bu kolejdeki ortama uyum sağlamaya çalışırken bir taraftan da ağır ders yüküyle baş etmek zorundaydı. Kendinden taviz vermeden tüm zorlukların üstesinden gelmeyi başardı. Sınıfının sevilen ve saygı duyulan örnek öğrencilerinden biri oldu.
Lise eğitimi boyunca kolejde ders aldığı tüm hocalarıyla genelde arası iyiydi. Sadece 1-2 hocasını pek sevemedi ki onlar da genelde tüm öğrencilerin sorun yaşadığı, az şey anlatıp öğrencilerden çok fazla şey bekleyen notu kıt hocalardı. Fakat kendisi için en çok dikkatini şey kolejde çalışan yabancı uyruklu hocaların Türk hocalara göre öğrencilere çok daha esnek davranan, öğretmek istediğini güzellikle öğreten açık fikirli kişiler olmasıydı. Bu yaklaşım farkına çok şaşırıyor ve hayatında ilk defa karşılaştığı bu yabancı hocaların yaklaşımını çok beğeniyordu. Bu sayede yabancı dilini severek öğrenip geliştirdi. O dönemde bir gün imkanı olursa mutlaka yabancı bir ülkeye gidip gezmeyi ve onların kültürünü yerinde görmeyi, gözlem yapmayı kafasına koydu.
Diğer taraftan ailesinin bilinçli yönlendirmesi ile beladan, serserilikten uzak durdu. Kolejde farklı dinlerden, kimlik ve kültürlerden, farklı gelir seviyelerinden olan birçok öğrenci vardı. Kerem’in gerek erkek gerekse kız arkadaşlarıyla samimi ve karşılıklı güvene dayalı arkadaşlıkları vardı. Kimseyi kırmaz, incitmez, kavgaya gürültüye karışmazdı. Bazı erkek sınıf arkadaşları özellikle ilerleyen lise yıllarında zaman zaman onu eskort kızlarla cinselliğin yaşandığı özel partilere davet etse de Kerem bunlara ilgi göstermiyordu. Halbuki toplumda erkekler için ilk defa milli olunan yani ilk defa cinselliğin yaşandığı yaşlardaydı. Kerem ise bunu hiç etik bulmuyordu. Çünkü birincisi para karşılığı cinsellik yaşamayı doğru bulmuyordu, ikincisi de eğer erkekler için böyle bir şey varsa o zaman kızların da aynı şekilde o yaşlarda aynı şeyleri serbestçe istediği erkek veya erkeklerle yaşaması gerekirdi. Bu düşünce de onun midesini bulandırıyordu çünkü ileride ilk defa evleneceği kızın öyle biri olmasını istemezdi. Tam da bu sebeple eğer ileride evleneceği kızın bakire olmasına önem veriyorsa kendisinin de evlenene kadar öyle kalması gerektiğine inanıyordu. Öyle ya ileride evleneceği kız da evlenene kadar bakire kaldığı, kendini kocasına sakladığı halde koca adayının geçmişte önüne gelen fahişeyle birlikte olduğunu veya hadi fahişe olmasa da “düzeyli beraberlik” ve cinsellik yaşadığı 2-3 sevgilisi olduğunu öğrendiğinde midesi bulanmaz mıydı? Kıskanmaz mıydı? Sürekli öncekilerin yatak performansını merak edip kafaya takmaz mıydı? Bu tip konularda çifte standart uygulanmasına karşıydı. Konuyla ilgili Kur-an’ı Kerim’i araştırırken Nur Suresi 26. ayet ile Ahzab suresi 35. ayetler dikkatini çekti. Şöyle diyordu:

“Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara layıktır. O temiz olanlar iftiracıların söyledikleri şeylerden uzaktırlar. Onlar için bir bağışlanma ve bolca verilmiş iyi bir rızık vardır.” (Nur Suresi, 26. ayet)
“Şüphesiz müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mü'min erkeklerle mü'min kadınlar, itaatkar erkeklerle itaatkar kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah'a derinden saygı duyan erkekler, Allah'a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah'ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.” (Ahzab suresi, 35. ayet) Bunları kafasının bir köşesine not etti.
Bekaretin önemine inanmayanlar için ise sorun yoktu çünkü bu durumda her iki tarafın da midesinin bulanmasını gerektirecek bir durum olmazdı. Öyle ya her iki taraf da zaten anlayış, yaşayış ve ahlak olarak bu durumu kabullenmiş olup, o şekilde yaşamak onlara göre normal olandı. Erkeğin de kızın da evlilik öncesi hayatında birden fazla sevgilisi olması, onlarla rahatça ve kaygı duymadan seks yapması son derece normaldi. Batı toplumlarında olduğu gibi ne erkek ne de kadın evlenirken bu kavrama önem vermiyordu. Bu durumda herkes herkesle serbestçe ve kolayca herhangi bir ahlaki endişe taşımadan cinsel ilişkiye giriyor ve ancak evlendikten sonra tek eşli yaşamaya gayret ediyordu. Belki de bu uygulama daha mı doğruydu? (Tabii çoğu zaman eski hayatındaki alışkanlığı bırakamayan çiftlerin evlilik sonrası birbirini aldatmaya devam etmesi ve batı toplumlarında aile kavramının önemini yitirmesi, hatta yok olmaya başlaması ise ayrı bir tartışma konusuydu) Kısaca kafası karışmıştı. Yani herkesin normali, ahlak anlayışı kendine göreydi ve kimse kimseye karışmıyordu.

Genelde batı toplumlarında cinsellik erkek için de kız için de kolayca yaşanabilen bir şeyken Türkiye’de bu olay her nedense sadece erkeklere özgü bir durumdu. Diğer taraftan bu eskort kız partileri dışında erkek öğrencilerin kolayca cinsel beraberlik yaşayabildiği az sayıda kız öğrenci de vardı tabii ama genelde o yıllarda çoğu kız öğrenci buna geçit vermezdi. Öyleyse Türkiye’de kadın ve erkekler için çifte standart vardı.
Peki doğru olan neydi? Bu soru kafasını çok karıştırıyordu. Kendisini Müslüman olarak tanımlayan bir gençti, sözde Müslüman bir toplumda yaşıyordu ama peki bu gerçeklikte yaşanan durum ne demek oluyordu? Zaten Din ve Ahlak Bilgisi dersleri de öylesine bilgi verilen, namaz dualarının ve yüzeysel bazı bilgilerin öğretildiği derslerdi. Çoğu din dersi hocasıyla da sınıfça dalga geçilirdi çünkü anlatılan bazı şeyler sınıfça son derece gerici, tutucu, çağın gerisinde kalmış ve o günün gerçekleriyle örtüşmeyen şeyler olarak algılanırdı. Sebebi ise Kerem’e göre anlatılan şeylerin yaşıtlarının anlayacağı şekilde, onlara hitap edecek tarzda ve seviyede akıllıca kurgulanıp nedeni, niçini ile anlatılamamasıydı. “Kural şu, din böyle emrediyor, buna uyulacak o kadar!” mantığı ile yani bir nevi askeri eğitim mantığı ile yüzeysel din dersi anlatımından gençlerin yararlanmasını beklemek hayalcilikti, işini ciddiye almamaktı aslında. Örneğin derste “Dinimizde 5 vakit namaz kılınması emrediliyor, abdest şöyle alınır, namaz şöyle kılınır, abdestini al, namazlarını kıl. Kılmazsan cehenneme gidersin, görürsün gününü” üslubu ile korkutarak eğitim doğru bir şey olmasa gerekti. Halbuki niye namaz kılınması emredilmiş? Bu emrin mantığı, hikmeti, faydası olabilir mi? Bizi yaratan, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, sonsuz kudreti olan yüce Allah’ın bu şekilde bizim tövbe haşa bir ibadetimize mi ihtiyacı var? Yoksa esas insanın buna ihtiyacı var da bu ibadetin sonucunda elde edeceği çok önemli kazanımlar için mi böyle bir şey emredilmiş? gibi neden-sonuç ilişkisine dayalı, daha araştırmacı, daha sorgulayıcı bir eğitim, öğretim anlatım olsa gençlere daha fazla hitap etmez miydi?  
Tüm bu düşünceler içinde araştırıcı ve sorgulayıcı mantıkla düşünüp kendine göre değerlendirmesini, araştırmasını yaptı. Karar verebilmek için din, ahlak, etik, hayat, kişisel gelişim gibi konularda pek çok kitap okudu. Çünkü kafasındaki sorulara ailesinden, okuldan ve çevresinden tatmin edici cevaplar alamıyordu. Durum böyle olunca da uzun da sürse kendi araştırmasını kendisi yapıp, inanacağı şeye kendisi karar verecekti. Nitekim öyle de oldu. Okulda aklına, açık fikirliliğine inandığı hocalarından tavsiye kitap isimleri alarak başladı araştırma yolculuğuna. Tevrat ve İncil hakkında birçok kaynaktan bilgi edindiği gibi Kur’an-ı Kerim’i ve tefsirlerini de vakit buldukça okuyup incelemeye çalıştı. Diğer dinler ve ateizm hakkında da bilgi sahibi oldu. Kişisel gelişim ve sosyoloji kitapları da okudu. İyi ingilizce bildiği için sonradan Müslüman olmuş yabancı yazarların kitaplarını da okudu. O aşamada hacıya, hocaya, şeyh efendilere filan gerek duymadı. Allah, şükürler olsun ki insanlara akıl vermişti ve kendi araştırmasını kendi yapacak, bol kitap okuyup öğrenmek istediklerini öğrenecekti.
Önce Allah’a inanmayı seçti, sonra İslam’ı kendine göre sıfırdan keşfetmeye başlamış biri olarak bu dine inanmakta karar kıldı. Ama öğrendiği şeyler toplumda yaşandığı şekliyle Müslümanlıktan çok farklıydı. Çünkü çevresinde gördüğü birçok müslümanın adı müslümandı sadece. Adeta nüfus kağıdında yazan bir bilgi notuydu. Olması gerektiği gibi müslüman olan, müslüman gibi davranan az sayıda alim, profesör, yazar ve akademisyen olduğunu fark etti. Hacı, hoca ve şeyh gibi ünvanları olan bazı kişilerin kimi sahtekar çıkıyordu, kimisi de aslında yeterli bilgiye sahip olmadığı halde kitap okumayan, araştırmayan, sorgulamadan her denileni doğru kabul eden birçok insana popülizmle yalan yanlış bilgiler aktarıyordu. Maalesef çoğu hoca da dini yanlış yorumlayıp yanlış anlatıyordu insanlara. Kimisi kendisi gibi inanmayan, giyinmeyen toplumun bir kesimini "Sizi gidi donsuz gezen, mini etek giyip erkekleri ayartan, içki içen, sürekli bar pavyon gezen tipler siziii. Hepiniz ahlaksızsınız, cehennemde çatır çatır yanacaksınız” diyerek korkutup aşağılarken; toplumun bir kesimi de diğer tarafı “Sizi gidi örümcek kafalı, gerici, türbanlı, sarıklı, çağdışı kalmış, İran’a, Araplara özenen şeriatçı, Atatürk düşmanı tipler siziii. Hepinizi tutuklayıp hapse atmak, hatta asmak lazım. Böylelerinin eğitim hakkı bile olmamalı. Okula türban takıp girememeliler” deyip korkutup aşağılamaya çalışıyordu. Bu yüzden olacak iş değil ama dinden ve yine olacak iş değil ama kendisine şu koca ülkeyi, şu anki yaşantımızı borçlu olduğumuz büyük önderimiz Atatürk’ten soğuyan çok insan vardı. Bir müslümandan çok daha iyi müslüman gibi davranan; diğer taraftan modern, ileri görüşlü ve Atatürkçü olduğunu iddia eden birinden çok daha hoşgörülü ve ileri görüşlü olan, adaletli olan, kul hakkı yemeyen Hristiyanlar, Yahudiler, Budistler hatta Ateistler bile vardı. Öyleyse sorun dinde, siyasette filan değil inandığı gibi yaşamayan veya yaşadığı gibi inanmayan; kendi düşündüğü şeyi mutlak doğru kabul edip kendisi gibi inanıp yaşamayanları sürekli aşağılayan, hatta yok edilmesini isteyen önyargılı, gelişime kapalı, hoşgörüden nasibini almamış insanların davranışlarındaydı. Toplumdaki farklı inanış, görüş ve düşüncelere tahammülsüzlük, hem kadın erkek ilişkilerinde hem de farklı toplum kesimleri arasında çifte standartçılık problemlerin ana kaynağıydı. Halbuki Kur’an-ı Kerim’in bir ayetinde şöyle diyor:
"Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.”  Hucurat Suresi, 11. ayet
Böylece Kur’an-ı Kerim’deki ilk emir olan “Oku” öğüdüne uyup bunları bizzat araştırıp, toplumda gözlem yaparak da bazı şeyleri keşfetmekten mutlu olmuştu Kerem.
“Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı bir kan pıhtısından yarattı! Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.” Alak Suresi, 1-3. ayetler
Ayrıca bu ilahi emir, Kerem’e göre araştırıp sorgulamanın, açık fikirli olmanın ve bilimin önemine de işaret ediyordu. Dünyaya ve hayata at gözlükleri ile bakıp araştırmadan, sorgulamadan inanmak, önyargılı olmak, kendi dininden veya inancından olmayanları hor görüp kötülemek, onları aşağılamak, bağnaz ve gerici olmak iyi bir müslümanın yapacağı şeyler değildi. İnandığı şeylerin doğru olduğuna, sorunun inandığı şekilde yaşamayan, çifte standart uygulayan kişilerde olduğuna karar verdi. Aslında tüm dünyada yaşayan insanlar için geçerliydi bu. İnandığı gibi yaşayan insanlar olduğu kadar inandığı gibi yaşamayan birçok Hristiyan, Müslüman, Yahudi…vb. gibi farklı din ve inançlardan insanlar da vardı.
Bu durumda etik olan mümkün olduğunca inandığı gibi yaşamaktı ve bir başkasından ahlaki anlamda veya davranış olarak beklediği bir şey varsa buna önce kendisinin uyması gerekirdi. Ayrıca kimse kimseyi yargılamamalı ve yaşam tarzına, tercihlerine karışmamalıydı. Yani Müslüman olduğunu söyleyip dininin kurallarına göre yaşayıp davrananın da; Müslüman olduğunu söyleyip bazı kurallara uyamayıp farklı davrananın da; diğer dinlere mensup olanların da; Ateistin de Deistin de şu durumda bir diğerinin yaşam tarzına karışmaya, yargılamaya, onu değiştirmek için zorlamaya hakkı yoktu. Örneğin kimisi için bekaret önemliyken, kimisi için değildi. Kimisi için cinselliğin ne zaman ve nasıl yaşanıldığı ahlaki bir gösterge iken kimisi için değildi. Kimisi cinselliği istediğim gibi evlenmeden önce yaşarım ama evlendikten sonra etik olarak karıma/kocama sadık olurum derken kimisi evleninceye kadar bekaretimi korurum evlendikten sonra da tek eşli yaşamak gerektiğine inanırım diyordu. Hatta bazı Müslüman geçinen erkekler evleninceye kadar bekaretimi korurum ama aynı zamanda 4 kadınla da evlenirim, tek eşlilik bana göre değil diyebiliyordu. Bu tarz düşünenlerin aslında “Cinselliği istediğim gibi evlenmeden önce yaşarım ve evlendikten sonra da fırsatını bulursam metresim veya metreslerim olmasında bir sakınca görmüyorum, sadakate ve tek eşliliğe de inanmıyorum” diyen bazı batı toplumu mensubu erkeklerle aralarında çok fark var mıydı? Sonuçta genel olarak ahlak anlayışı da insanlar arasında çok farklılık gösteriyordu.
Kerem seçimini okuduklarından çıkardığı ana fikre ve temel dini mantığa uygun yaptı. Kendisi evleninceye kadar bekaretini korumaya, evlendikten sonra da tek eşli yaşamak gerektiğine, evlendiği kişiye de ölünceye kadar sadık kalmaya karar verdi. Evleneceği kişiyi de bu şekilde inananlar arasından seçecekti. Bu seçimi kendisi yapmıştı ve rahatlamıştı. Farklı düşünüp farklı yaşayan arkadaşlarını da çevresindeki başka tanıdıklarını da asla yargılamayacak ve eleştirmeyecekti. Çünkü onlar da kendi inandıkları gibi yaşayacaklardı. Kerem, inandığı ve önem verdiği için gerçekten aşık olup evleneceği kızı buluncaya kadar kendini korudu. Hiçbir eskort veya fahişeyle para karşılığı birlikte olmadı, cinsellik yaşadığı bir sevgili edinmedi ve Allah da karşısına aynı kendisi gibi kendini koruyan bir kız çıkardı ve onunla evlendi, çocukları oldu. Böylelikle bir zamanlar araştırma yaparken karşılaştığı Kur’an-ı Kerim’deki Nur Suresinin 26. ayeti ile Ahzab Suresi 35. ayette bahsedilen sırrı kavramış, tecrübe etmiş oldu.
Kıssadan hisse: “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” Hz. Mevlana

26 Şubat 2016 Cuma

TARAFSIZ BİR BİREY OLMAK İMKANSIZ MIDIR?



Engin kendini çok iyi yetiştirmiş, iyi okullardan mezun olmuş ve yabancı bir şirkette, kariyerinde hızla yükselen bir marka müdürüydü. İş ve özel yaşamında en çok dikkat ettiği şey ise kimseye kendini, beynini kaptırmamak, herhangi bir gruba üye olmamak; her zaman dengeli, tarafsız, sorgulayıcı ve akılcı davranmaktı. Üniversite yıllarında çok kitap okumuş, dünyayı anlamaya çalışmış, 1-2 yabancı ülke gezmiş, sosyalleşmiş ve kendini yetiştirmişti. Çok değişik toplum kesimlerinden, farklı görüşlere sahip, farklı siyasi yaklaşımları olan arkadaşları vardı ve normalde biraraya gelip konuşamayacak kişilerle Engin birebir iletişim kurabiliyordu. Çünkü samimiyeti, kimseye önyargılı yaklaşmaması, her fikre açık olması ve dürüst kişiliği insanları ona çekiyordu. Engin kimseye rahatsızlık vermediği gibi kimse de Engin’e rahatsızlık vermeyi düşünmüyordu. Bir gece diskoya, eğlence klübüne gidip farklı bir gün meraktan tanıdığı arkadaşlarının bir tarikat toplantısına, sohbetine gidebiliyordu. Böylelikle her kesimden insanların düşüncelerini, nasıl yaşadıklarını, neye, nasıl inandıklarını gözlemleyip hem merakını gideriyordu hem de hayat tecrübesi ediniyordu. Bazıları için tuhaf görünse de Engin’in araştırmacı ve meraklı yapısı bu şekilde hareket etmesinin ana nedeniydi.
Bu haliyle başarılı ve sosyal bir öğrenci olması bazılarının dikkatini çekmiş ve daha o yıllarda bazı özel klüp ve derneklerden kendilerine üye olması için teklifler almıştı. İşin tuhaf yanı sosyal biri olması, dürüst ve ahlaklı biri olarak görünmesi Engin’in bazı dini tarikat ve gruplardan da kendilerine üye olması yönünde teklifler gelmesine neden olmuştu. Fakat Engin hiçbirine sıcak bakmıyordu ve bu tür üyeliklerin ileride kendisine yük getireceğine, psikolojik baskı yaratacağına, o an için kariyerine veya yapacağı işe bir faydası olsa bile bunun kendisini bir şekilde onlara karşı borçlu hissettireceğine inanıyordu. Özgür hareket etmeyi ve özgürlüğüne düşkün biri olarak bu da onu çok rahatsız eden bir durum olurdu.
Öğrencilik yıllarındaki bu tecrübeleri onu hem özgür düşünen, önyargılardan oldukça arınmış bir birey yapmış hem de ülkedeki farklı düşünen kesimlerin fazlasıyla baskıcı, kutuplaştırıcı, çifte standart uygulayan ve hoşgörüden uzak yaklaşımlara sahip olduğunu gözlemlemişti. Ama bu durum ancak içlerine girdiğinizde net görebildiğiniz bir şeydi. Yoksa dışarıdan bakıldığında birçoğu son derece hoşgörülü görünüyordu. Ayrıca çoğu kimse üye olduğu dernek, grup, parti veya dini grubun lideri ne derse söyleneni hiç sorgulamadan öylece kabul etmeye meyilliydi. Kabaca %90’ı adeta bir koyun sürüsünün davranışını gösteriyordu. Üstelik bu durum dini gruplarda veya eğitim seviyesi düşük kişilerde olduğu kadar çok modern görünen, çok iyi eğitimli, yurt dışında bulunmuş ve neredeyse bir ayağı yurt dışında denebilecek zengin aile çocuklarının ve başarılı tiplerin üye olduğu dernekler için de geçerliydi. Öyleyse kendisi de her daim tarafsız düşünmeye çalışacak, önyargılı olmayacak, bir konu hakkında araştırmadan, soruşturmadan son kararını vermeyecekti. Yani eğitimli, açık fikirli, düşünen, kendini geliştiren ve yeniliklere açık gerçek bir birey olacaktı.
İşte bu düşüncelerle üniversiteden mezun oldu ve geliri iyi olan güzel bir iş bularak çalışma hayatına adım attı. Tabii tarafsız ve herkese, her inanca saygılı tutumda olması bazı yerlerde işine yarasa da bazıları için neredeyse imkansız, böyle bir insan olamaz gözüyle bakılmasına sebep oldu. Öyle 5 vakit namaz kılan biri değildi, bazen fırsat bulunca Cuma namazlarına giderdi. Sosyal içici tanımına uygun şekilde özel günlerde içkisini de içerdi. Avrupa ve Amerika kökenli iş arkadaşları ve tanıdıkları için son derece normal görünen bir birey olsa da Türk müşteri ve iş arkadaşları için hep garipsenen bir kişiydi. Öyle ya burası Türkiye idi. Öyle özgür, tarafsız bir birey olmak, hiçbir siyasi partiyi önceleyip birinin fena halde sempatizanı olmamak, toplum içine sinmiş önyargı ve davranış modellerinden dolayı mümkün değildi.
Türk insanı dediğin ya sağcı olacak, ya solcu olacak; ya şu partiyi ya bu partiyi tutup hatalı olsa bile körü körüne savunacak, içki içiyorsa, mini etek giyebiliyorsa modern-Atatürkçü, içki içmiyorsa, türban takıyorsa dinci-şeriatçı olacak, gece klüplerine takılıp karı kız peşinde koşuyorsa şu cenahtan, uslu uslu oturup zamparalık yapmıyorsa bu cenahtan olacak, sünni veya alevi veya dinsiz (ateist) ise şu şu şekilde davranıp, şunları şunları savunacak, şunu yapıyorsa vatan haini, bunu yapıyorsa vatansever…vb. gibi birçok kalıp önyargı adeta toplumun genlerine işlemişti. Halbuki içki içip, mini etek giyip namazını kılanlar olabileceği gibi, içki içmeyip türban takıp ne rezillikler yapan insanlar yok mu? Herşey sadece siyah ve beyaz mı? Gri yok mu? Ya şundansın, ya bundan. Tarafsız olmak ne demek? Taraf olmayan bertaraf olur tarzı düşünceler insanları esir almıştı.
Engin bir defasında bir genel seçim sonrası iş arkadaşlarının taarruzuyla sarsıldı:
“Kime oy verdin?” diye sordular. Engin de:
“Hiçbirine” dedi. “Oy vermedim, hatta bir önceki seçimde de vermemiştim. Çünkü hiçbir partinin samimiyetine inanmıyorum. Geçmişte, daha önce oy verdiğim farklı cenahlardan birkaç parti olmuştu, onların da liderlerini sevmiştim ve o anki söylem ve politikalarını samimi gördüğüm için oy vermiştim. Ama bu seçimde ve öncekinde hiçbir partiyi de liderini de samimi görmedim ve oy vermedim işte. Vatandaşlık sorumluluğu açısından yanlış belki ama ne yapayım inanmadığım bir şeye oy vermek istemedim ve aslında kendime göre hepsini protesto ettim. Kötünün iyisini bile bulamadım. Hepsi kötü göründü gözüme. Hem niye soruyorsunuz ki? Avrupa’da hangi partiye oy verdin diye sorduğunda herkes ters ters bakar. Çünkü kişiye özeldir, sorulmaz, kişinin tercihidir ve kimseyi ilgilendirmez biliyorsunuz. Öyleyse burada niye soruyorsunuz?”
“Yok, yok inanmayız. Vermişsindir birine, sen şöyle bir tipsin genelde ve muhtemelen XYZ partisine oy vermişsindir! Yeme bizi, itiraf et kurtul” dedi iş arkadaşları.
“Yahu inanmasanız inanmayın. Benim önyargım yok. Savunulan fikir veya politika bana mantıklı gelseydi, samimi bulsaydım sağ, sol veya farklı görüşten bir partiye oy verebilirdim. Ama yok işte.” dedi Engin. Yine Türkiye’de farklı olmanın, genelden farklı düşünmenin, belki mumla aransa ancak bulunacak tarafsız, önyargısız, siyasi parti tutmayan, akılcı bir birey olmanın zorluklarını yaşıyordu. Tabii ki kafasında düşündüğü, inandığı bazı prensipler vardı ama bu düşündüklerine uygun siyaset yapan bir parti yoktu o dönemde. Olay bu kadar basitti aslında. Bu sebeple oy vermeye gitmemişti.
Engin, birçok defa yurt dışına gidip yaşamayı düşündü ama buna imkanı olmadı. Ayrıca oralarda da bu tip kamplaşmalar fazla olmasa da bu sefer Türklere, Müslümanlara karşı genel bir önyargıdan bahsedilebilirdi. Oralarda da ırkçı ve önyargılı yaklaşımlar hiç yok muydu? Vardı ama daha azdı ve kontrol altındaydı. Düzenlerini gayet iyi kurmuşlardı.
Engin, bir seferinde Avrupa ülkelerinden birinde neredeyse en az 30-35 ülkeden ve farklı inanışlardan, dinlerden çalışanın bulunduğu bir şirket toplantı yemeğine katıldı. Yemek sırasında et yemeği gelmeden önce bir şirket görevlisi tek tek masaları dolaşıp not almaya başladı. Müslüman çalışanlara menüde görünen standart et yemeği pişirilirken içine şarap konduğunu belirtip dilerlerse kendilerine gelecek etler için şarap konmadan pişirilebileceği veya balık tercih edebileceklerini söyleyip isteklere göre not alıyordu. Kimi Budist olduğunu tahmin ettiği şirket çalışanlarına ve vejeteryanlara da et yemeği yerine seçebilecekleri farklı alternatifleri belirtip not almaya devam etti bu şirket görevlisi. Tamam dedi Engin içinden. İşte budur. Hoşgörü, anlayış, inanca saygı, bireye saygı, tercihlere saygı budur. Aslında bunlar gerçek, iyi bir Müslümanda olması gereken özellikler aynı zamanda. Keşke diye geçirdi içinden, güzel ülkemde ve Avrupa ülkelerinde yaşayan sıradan halk arasında da hep bu yaklaşım olsa ve bu ayrıcalık sadece imkanları iyi olan, uluslararası faaliyet gösteren büyük şirket çalışanlarına özel bir ayrıcalık olmasa. Dünya ne güzel ve yaşanılası bir yer olurdu. İnsanlar ne kadar huzurlu ve mutlu yaşarlardı.

24 Şubat 2016 Çarşamba

BİREYCİ, MENFAATÇİ KADIN VE ERKEKLER HAKKINDA


            Kadın-erkek ilişkilerinde aşağıdaki varsayımlarla ilgili fikriniz nedir? Günümüz dünyasının artık tamamen böyle olduğunu mu düşünüyorsunuz? Ve bu şekilde mi devam etmeli? Peki esas ve sonsuz olduğuna inanılan öteki dünyanın farkında olanlar ve buna göre hareket edenler var mı? Varsa onlar nasıl yaşıyorlar? Kadın-erkek ilişkileri nasıl? Neyi tercih ediyorlar? Bireyci, sadece kendini düşünen, menfaatçi, faydacı mantık ve zihniyetle nasıl mücadele edip nasıl yaşıyorlar? Çözümler bulabiliyorlar mı? Tamam dünyayı da güzel yaşayalım, zevkini çıkaralım ama erdemli bir şekilde yapılamaz mı bu?
           Aşağıdaki örneklerden bir genelleme oluşturmak doğru olmaz ama hayatta bu düşüncede olan, bu şekilde hareket eden birçok kişi olduğunu da bilmek lazım. Sözüm bu şekilde hareket etmeyen erdemli insanlar meclisinden dışarı tabii…
BAZILARI İÇİN İLİŞKİLER HAKKINDA POPÜLER VARSAYIMLAR:
1- Erkeğin yeterli parası yoksa zaten evlenemez, evlenmemeli, hakkı değildir. Yoksa kadının sorumluluğunu nasıl alır da ona bakar? Hayat müşterek lafı her iki taraf da çalışıyor olsa bile aslında gerçekte öyle değil, sorumluluk erkektedir. Ayrıca böyle birinden kadın çocuk yapmaz. (Tabiatta da dişi hayvan güçlü olan erkeği seçer ve neslini devam ettirir. Zayıf olan doğal seleksiyona uğrar)

2- Karı-koca çalışsa bile evi geçindiren erkektir. Kadından katkı beklenmez, kazandığı kendinedir. Ama erkek yemek de yapmalı, bulaşık da yıkamalı, çocuk da bakabilmeli, kısaca ev işlerinden de yarı yarıya sorumludur. Kadının eskiden olduğu gibi kocasına bakma (yemek pişirme, çamaşır, ütü..vs.) yükümlülüğü yoktur. Bu durum en son anneleriyle son bulmuştur. Erkeğin eli armut mu toplamaktadır? Artık kadının kendisi de çalışan durumundadır. Bu tip işleri erkeğin ücretini karşılayacağı gündelikçi veya çocuk da varsa bakıcılar yapar. Kadın çalışmıyorsa bile hele güzellik varsa, kendine bakıyorsa yine bunlar geçerlidir. Erkekten beklenti yüksektir ve kayınvalide de kızının en iyi şartlarda yaşamasını ister, kızını buna göre yönlendirip taktik verir, kocasına ve ailesine karşı fitler.

3- Kadının görevi artık çalışmak, kendi ayakları üstünde durmak, kendine fiziken de çok iyi bakıp her daim çekici olmak, iyi geliri olan bir erkek avlamak, evlenmek, bazıları için ayrıca en kısa sürede çocuk yapmak ve erkeğini elinde tutup başkalarına kaptırmamaktır. Bütün beklentileri karşılayacak seviyede para kazanan adama adam muamelesi yapılır. Paranın nasıl kazanıldığı da önemli değildir. Hile yapılan ihalelerle, rüşvet...vs. gibi yasa dışı, haram yollardan para kazanılmasının önemi yoktur. Yeter ki çok para ve imkan olsun. Kadına istediğini alsın, çocukları özel okullarda milyarlar dökerek okutabilsin.
4- Erkek bir gün zayıf düşerse (parasız kalırsa), kadının kaprislerini çekemez hale gelirse hiç sıkıntıya katlanmaya gerek yok derhal terkedilir ve evlilik anından itibaren ailecek kazanılanların (ve hatta erkeğin daha fazla bir şeyi varsa onun da) en az yarısına el koyulur. O ingilizce ifadesiyle bir "Loser" konumundadır. Sonra herkes kendi yoluna. Kimse hayatta "Loser" kimselerle beraber olmak istemez, hatta yakınından bile geçmek istemez. (Maddeci, menfaatçi mantık)
5- Erkek zenginleşiyorsa karısını zaman zaman aldatsa bile ses çıkarılmaz, açıkça yakalanmadığı sürece kaçamaklara göz yumulabilir. Ne de olsa erkek kadını refah ve büyük imkan içinde yaşatmaktadır. Kadının geleceği garantidir.
6- Çok fazla imkanı olan işadamı, şöhret, zengin erkek için zaten evlenmeye ne gerek var? Büyük işler yapıp büyük paralar kazanıyorsanız elinizi sallasanız evlilik dışı sizinle beraber yaşamaya hazır kadın çoktur. Evliyseniz bile isterseniz boşanır yeni hatun veya hatunlarla yola devam edebilirsiniz. Beraber olduğunuz kadınları da onlardan olacak çocukları da refah ve zenginlik içinde yaşatırsınız. Çok reklam veren bir müşteri olarak basında en fazla magazin haberlerini süslersiniz ve hakkınızda eleştirel bir yazı da kolay kolay çıkmaz.
7- Geniş düşünen, sözde modern erkek ve kadınlar ise normalde evlenmez, düzeyli bir beraberlikleri olur, beraber aynı evde yaşarlar ama evli olmasalar bile 2., 3. ve 4. maddede yazanlar özellikle Türk hanımları için yine de geçerlidir. Sadece bu durumdaki kadın öncelikli olarak aslında yine de eninde sonunda yapabiliyorsa evlenmeye çalışır, gerisi aynı. Makul bir süre sonra evlenemezse bu ilişki bitirilir ve yeni av (erkek) bulunarak çalışmalara devam edilir. Kadın (veya tabiatta dişi) her zaman geleceğini garanti etmeye çalışır.
8- Diğer taraftan kendini Müslüman, dindar olarak tanımlayan ve yine geniş imkanları olan aileden zengin veya işadamı olan bazı zengin erkekler için ise resmi evli olduğu bir karısının yanında sözde dinin müsaade ettiğini iddia ettikleri 4 eş alabilme imkanından faydalanılır ve dini nikah ile 3 farklı kadınla daha yaşayabilirler. Tabii her birine ayrı bir daire alınır, tüm ihtiyaçları giderilir, prensesler gibi yaşatılır ve her birine farklı zaman ayrılır. Çoğu zaman ilk eşin bu durumdan pek haberi olmaz.
Konunun uzmanı değilim, ifadelerimde bazı hatalar olabilir ama sadece araştırıp okuduğum kadarıyla erkeklerin 4 kadınla birden evlenebilmesi için İslam’da çok fazla şart var. Bunlardan biri örneğin ülkede savaş durumu gibi bir şeyin olması ve erkek nüfusunun kadınlara göre toplumun yok olmasına neden olabilecek kadar azalması gibi olağanüstü bir durumun olması, ilk eşin kocasının ikinci bir eşle ve sırasıyla her eşin sonradan geleceklerle evlenmesine ayrı ayrı rıza göstermeleri, kocanın eşlerden izin alması (ki günümüzde olağanüstü bir durum olmadığı gibi aklı başında hiçbir kadın da kolay kolay buna razı olmaz zaten), kocanın her eşe maddi manevi %100 eşit davranması, zaman ayırması gibi yerine getirilmesi neredeyse imkansız birçok şartı var. İsteyen Kur’an-ı Kerim tefsirlerini okuyup araştırabilir. Bana göre dünyaya inen son din olarak İslam zaten evrenselliğini kıyamete kadar devam ettireceğinden olası her durum için çözümleri de içinde barındırıyor ve yaşanabilecek savaş gibi ekstrem durumlarda toplumların yeniden kendini toparlayabilmesi için evlilik gibi kutsal bir bağ ile ilgili bazı çözümleri ve sınırlamaları da kadın-erkek ilişkileri bağlamında açıklamış oluyor.
Şimdi bu bilgiyi bilerek, bildiği halde işine geldiği gibi çarpıtarak veya bilmeyerek birden fazla kadınla yaşayan sözde dindar ve zengin erkeğimizin diğer 6. maddedeki gibi düşünen ve yaşayan zenginlerimizden -yaşadığını son derece gizli yaşamasının ve gizli tutmasının, reklam edip hava atmamasının dışında- çok farkı var mı sizce? Hatta insanı dinden soğuttukları için daha mı kötüler acaba?
9- Amerikan tarzı yaşamı iyi bilen, yabancı şirketlerde çok üst düzey görevlerde bulunmuş bir arkadaşım ilginç bir tesbitte bulunup espri yapmıştı. Eskiden Amerika’da Hristiyanlığa yani dine nisbeten daha fazla önem verildiği dönemdeki üçlü teslis inancını yani baba - oğul (Hz. İsa) ve kutsal ruhu simgeleyecek şekilde (yabancı filmlerde çok görmüşsünüzdür, ellerini alınlarına, karınlarına doğru ve sonra iki göğüslerine götürerek haç şekli çizmeleri) haç çıkarılmasının günümüzde simgesel olarak birçok Amerikalı ve hatta Avrupalı için dolar-altın- hisse senedi üçlü inancı ile yer değiştirdiğini söylerdi. Yani günümüzde sadece bizim dinimiz için değil diğer dinlere inananlarda da dejenerasyon  var. Birçok insanın dini imanı para olmuş, paraya tapar hale gelmişler. Devletler için de durum aynı değil mi sanki? Günümüzdeki butik Ortadoğu savaşları da gerçekte petrol, enerji kaynaklarının kontrolü, dünyada kimin sözünün geçeceği veya dünyayı kim veya kimlerin yöneteceği mücadelesi için çıkarılmıyor mu? Binlerce, yüzbinlerce, milyonlarca insan bu yüzden ölmüyor mu? Geçmişte de durum çok farklı değildi aslında. Din savaşları gibi görünen pek çok savaş aslında çıkar savaşlarıydı ve askerleri, savaşacak tebayı motive etmek, gaz vermek için din, inanç savaşları gibi gösteriliyordu. Şimdi de öyle.
 
10- Bir Fransız arkadaşımla bir iş yemeğinde sohbet ederken konu kadın erkek ilişkilerine geldi. Bana çok ilginç bir şey söyledi. Toplumların nereden nereye gelebildiği ile ilgili çok önemli bir tespitti. Dedi ki: “Koyu Hristiyan olan küçük bir azınlık dışında toplumun çoğunluğu resmi evliliğin olmasını artık çok önemsemiyor. Zaten birçok kişi artık Tanrı’ya veya dine de inanmıyor. Çoğunluk ateist veya deist. Resmi bir evlilik olsa da olmasa da bir kadın ve erkek beraber yaşayabilir. Çocuk yapılırsa herkes sorumluluğunu biliyor ve baba sonradan yan çizse bile yasalarımız çocuğun anne ve babasına bakımı ve büyütülmesi için eşit yük yüklüyor. Çiftlerin bu konudaki sorumluluğu yasalarla sabit. Kadın her durumda yasalarla korunuyor. Ama hayatta tek bir kişi ile evli olmanın zor olduğunu düşünerek rutinden çıkmak ve heyecan yaşamak adına arada sırada küçük kaçamaklar yapılmasına evli olan veya beraber yaşayan çiftler göz yumuyor. Yani herkes karısını veya kocasını bir başkasıyla paylaşmaya ses etmiyor. Sonuçta çiftler akşama aynı eve gelip beraber yaşıyorlar, beraber aynı yastığa baş koyuyorlar, zamanlarının çoğu beraber geçiyor. Her erkek ve her kadın birbiriyle cinsel ilişkiye girebilir ama bir insanla bir ömür yaşamak için iki kişinin cinsellik dışında da çok iyi anlaşıyor olması, benzer zevkleri paylaşması ve arkadaş olabilmesi lazım. Bizde boşanma veya beraber yaşanıyorsa ayrılık ancak çiftin artık bir ömür beraber yaşama arzusunu kaybetmesi, bir başkasına aşık olup onunla sürekli yaşamak istemesi sonucu gerçekleşiyor. Aldatma ise bize göre geçici olarak bahsettiğim şekilde bir başkasıyla cinsel birliktelik yaşamak değil bir başkasına aşık olduğu, artık bir başkasını sevdiği halde hala aynı evi paylaştığı kişiye bunu söylememesi ve o kişiyle ilişkisine devam etmektir.” Haydi buyurun bakalım. Vallahi ben o arkadaşımın yalancısıyım. Gerçekten Fransızların çoğunluğu böyle mi düşünüyor yoksa belli bir kesim mi böyle bilmiyorum. Ama böyle bir anlayış da var ve kendi inancına göre gayet tutarlı. Sonuçta onu bağlayan ve uyması gereken bir kurallar bütünü yok. O da nasıl inanıyorsa öyle yaşıyor. Peki ya çok farklı inandığı halde, bir dine bağlı olduğu veya birtakım ahlaki kurallara inandığı halde yukarıdaki gibi yaşayan, inandığı veya inandığını söylediği şeye göre sürekli karısını veya kocasını aldatanlara ne demeli? Hangisi daha dürüst sizce?
            Kafanız karıştı değil mi? Konuyu İslam dini açısından araştırdığımda şu sonuca vardım. İslama göre tabii ki böyle bir yaşantı mümkün değil. Nikahlı eş dışında kimse kimseyle bu şekilde beraber olamaz. Zina denilen çok büyük bir günaha girilmiş olunur. Ayrıca bir insan herhangi bir konuda yaptığının günah veya hatalı olduğunu biliyor, bunu kabullenip öteki dünyada bunun ceza anlamında bir karşılığı olacağını kabul ediyorsa ama yine de kendini hata yapma konusunda engelleyemiyorsa günahkar oluyor. Öteki dünyada Allah belki yaptığı başka iyi bir şeyden dolayı bu günahı affedebilir de affetmeyebilir de. Ama dine inanıyorum fakat kutsal kitapta olduğu haliyle böyle bir kural çok saçma, kabul etmiyorum, dinde böyle bir şey olmamalı dediğinde belki de İslam’dan farkında olmayarak çıkmış oluyor. Bu hatasını fark eden kişi tövbe edip şehadet getirerek yeniden dinine dönebileceği gibi hayatına deist veya ateist olarak devam etmeyi de seçebilir tabii.
11- Para=Başarı=İktidar=Güç denklemi bir erkeğe bunları elinde tuttuğu sürece kadın(lar)+ ev(ler) + araba(lar) + yat(lar) + özel jet(ler)...vb. sağlar. Öteki dünyayı dert etmeye gerek yoktur. Birçok kadın da bu denkleme sahip birini arar ve ondan çocuk sahibi olmaya çalışır. Devran da böyle dönüp gidiyor işte...
İşte sırf bu adaletsiz gibi görünen dünyadaki hareketlerin değerlendirileceği, iyi ile kötünün, ahlaklılık ile ahlaksızlığın, eşini aldatmanın, bir başkasının hakkını yemenin veya bu haklara saygının karşılığı olan ceza veya mükafatın olduğu bir öteki dünya, bir hesaplaşma yeri yok mudur sizce? Yoksa herkesin yaptığı kötülüğün bu dünyada yanına kar kalması ve öteki dünya diye bir şeyin olmaması mı daha mantıklı?
Bu tarz sorulara cevap bulmak istiyorsanız lütfen dinleri, inançları tarafsız bir şekilde araştırın, 3 büyük dinin kutsal kitaplarını ve bulabiliyorsanız tefsirlerini (kutsal ayetlerin detaylı açıklamalarını içeren bilgiler), konuyla ilgili farklı kitapları olabildiğince çok okuyun, araştırın ve kararınızı bundan sonra verin ki inandığınız şey kulaktan dolma olmasın. Önyargılarınızın sonucu oluşmasın ama kendi araştırmanızın bir sonucu olsun. Unutulmamalı ki hangi dine veya inanca inanırsa inansın, insanın inandığı şeye uygun hareket etmemesi, hatta tam tersi davranışlarda bulunması her zaman o inancın yanlış olduğunu göstermez! İnsandır, hata yapar, günah işler. Sonra hatasını fark edebilir, tövbe eder ve belki iyi insan olur. Öyleyse esas irdelenmesi gereken şey inanılacak şeyin temelde, prensiplerde doğru ve tutarlı olup olmaması, tam olarak inancın gereği taviz verilmeden doğru haliyle ve doğru mantıkla yerine getirildiğinde insanı iyi, ahlaklı, doğru ve dürüst bir kişi yapıp yapmamasıdır. Kanaatimce konuya bu şekilde yaklaşmak gerekiyor.
  
 


 
 
  

HAYAT MÜCADELESİ VE KADER ÜZERİNE


 
Bana göre dünya hayatı bir sınav ve öteki dünyaya inanan insanlar için kontrol edemediği olaylarla ilgili durumuna razı olmak yani tasavvufi ifadeyle tevekkül etmek, Yaradan’a bize hayatta verdikleri için şükretmek ve sürekli şükür halinde olmak çok önemli. Bir zamanların moda kitabı SIR’da da benzeri şeyler yok mu? Hep pozitif düşünme, şükretme, başarı için evrene hep olumlu mesaj gönderme telkinleri bizdeki tasavvuf mantığı ile benzeşiyor sanki. Birinde ortada evren diye bir kavram var diğerinde ise Allah. İslam inancına göre zenginliği veren Allah yeri gelir bunu geri alır, sonra tekrar verebilir. Bu sağlığımız için de geçerli. Sağlığımız yerindeyse ne mutlu bize. Sakatlığımız veya bir hastalığımız varsa bu da bir sınav demektir ve her durumda dua etmek ve şükretmek gerekiyor. Bizim başımıza gelen, tedbir aldığımız halde, gerekli çabayı gösterdiğimiz halde (bakın bu nokta önemli. Tedbir almak, istediğimiz şeye ulaşmak için çaba harcamak burada en önemli nokta) iyi veya kötü engelleyemediğimiz olaylarla ilgili görüşüm bunların bir kader olduğu. Yani dünyadaki sınavımızın, bizim kişisel gelişimimizi sağlamanın, olgunlaşmamızın bir anahtarı, yolu. Ama başımıza gelen olaylar karşısında ne yapacağımızı tamamen özgür irademizle biz seçiyoruz ve işte tam da bu noktada geçer not alıyoruz veya sınavdan çakıyoruz. Yoksa bu bir sınav olmazdı değil mi? Başımıza gelecek olaylara (sınavlara) Yaratıcımız karar veriyor ve bunu değiştirme şansımız yok. Ama vereceğimiz tepkiyi, yapacağımız davranışları da Yaratıcı bize zorla yaptırıyor olsa öteki dünyada, cennet veya cehenneme gitmenin bir mantığı olmazdı.
Çok zengin biri misiniz? Zengin olmak sizin için o anda bir kaderse (hayattaki sınavınız bu durumda o an için zengin olmak) bu zenginliğiniz ile ne yaptığınız, parayı nereye, nasıl, ne için harcayacağınızı siz seçiyorsunuz. Allah karışmıyor. İsterseniz gününüzü gün edebilirsiniz, dünyayı dolaşabilirsiniz, fakirlere yardım edebilirsiniz, gecelere akabilirsiniz, okullar yaptırabilirsiniz, bol bol kumar oynayabilirsiniz, her gece başka kızlarla veya erkeklerle yatabilirsiniz, çeşitli iyilikler yapılabilmesi için vakıf kurabilirsiniz, Allah’a tüm verdikleri için sürekli dua edip şükredebilirsiniz, malikaneler, katlar, yatlar alabilirsiniz, merak edip uyuşturucu bile kullanmayı deneyebilirsiniz veya bunların hepsini yaparsınız…vb. Kısaca parayla istediğiniz herşeyi yapabilirsiniz. Sonradan zenginliğiniz bitebilir de, hayat boyu devam edebilir de, bunu bilemeyiz. Ama sınav sonucunu sizin o parayla ne yaptığınız belirliyor ve bu konuda tamamen serbestsiniz.
O an için fakirseniz, fakirliğiniz sırasında ne yapacağınız yine sizin özgür iradenize kalmış. İsterseniz çok çalışıp fakirlikten kurtulmak için çareler ararsınız, helal kazancınız olur, sürekli dua edebilirsiniz, ibadetlerinizi yerine getirebilirsiniz, o durumda bile Allah’a size sağlık, sıhhat verdiği için, bunlar da yoksa hiçbir şeyiniz olmasa bile sizi insan olarak yarattığı için, yaşam şansı verdiği için şükredebilirsiniz veya hırsızlık yapabilirsiniz, kısa yoldan zengin olmak için dolandırıcılık yapabilirsiniz, uyuşturucu satabilirsiniz, herşeyi unutmak için uyuşturucu kullanabilirsiniz, sürekli isyanları oynayabilirsiniz, para için adam öldürebilirsiniz, banka soyabilirsiniz...vb. Ama her durumda yapacağınız/seçeceğiniz şeyin sonucuna göre de hayat sınavınızın hem bu dünyada hem de inananlar için öteki dünyada mükafat veya ceza anlamında sonuçları olacaktır.
Tanrı ve öteki dünya fikrine inanmayanlar için de etik anlamda hayatta doğru veya yanlış olanı seçiyorsunuz, iyi veya kötü olmayı seçiyorsunuz. Günümüzde moda inanışlardan biri olan evrene olumlu veya olumsuz mesaj gönderip, olumlu veya olumsuz davranışlarda bulunup bu seçimlerinizin olumlu veya olumsuz sonuçlarına katlanıyorsunuz. Neye inanırsanız inanın temelde iyi ile kötü arasındaki seçimi insan olarak vicdanımızın sesini dinleyerek inancımızın (bu dini bir inanç da olabilir) rehberliğinde biz yapıyoruz. İnsan olarak bize düşen özgür irademizle başımıza gelen olaylar karşısında yapacağımız davranışla ilgili seçim yapmak yoksa size seçiminizi kader veya başka bir güç zorla yaptırmıyor.

23 Şubat 2016 Salı

İYİ İNSAN – İYİ SEVGİLİ



Bu devirde iyi insan, iyi kalpli insan, dürüst, sözüne sadık, ahlaklı, açık fikirli, vizyonu geniş insan bulmak ne kadar zor. Bu konuda kafa yorduğunuz oldu mu hiç? Arkadaş veya sevgili edinirken, evlenilecek eş seçerken böyle insan bulabiliyor muyuz acaba? Ya da şöyle sormalı belki. Birini değerlendirirken açık fikirli, dürüst, sadık, ahlaklı, iyi kalpli olmak yani kısaca iyi insan olmak bizim için ilk sırada gelen değerlendirme kriterleri mi? Beni çok düşündürmüştür bu konu. Birçok kişi için bu sorunun cevabı “Hayır, bunlar ilk sırada gelen değerlendirme kriterleri değil”. Kanaatimce nedeni de birçok konuda insanımızın artık herşeye, hatta ilişkilere bile maddi fayda/menfaat açısından bakması.
Örneğin erkek gözüyle sevgili/eş seçerken genelde ilk bakılan kriter güzellik. Güzellik görece bir kavram olsa da herkesin kendine göre bir güzellik kriteri mutlaka var. Sonra eğitim durumu ve maddi imkanları yukarıda saydığımız özelliklerdeki iyi insan kriterlerinden hep önce geliyor genelde. Kadın gözüyle sevgili/eş seçerken ise genelde ilk sıralarda erkeğin birinci derecede maddi gücü (sahibi olduğu şirket, fabrika; çalıştığı bol maaşlı işi veya ailesinin zenginliği…vb. olabilir), otomobilinin markası sonra da karizmatik ve yakışıklı olması yer almıyor mu? Hadi itiraf edin. Yukarıda saydığımız özelliklerdeki iyi insan kriterleri yine bunlardan sonra geliyor genelde. Tabii genelleme yapmak çok doğru olmasa da günümüz insanlarının çoğu için sanki bu böyle. Eski gerçek aşklar, gerçek sevgi ise ortadan kayboldu sanki. Ne hikmetse aşık olunan kadın veya erkek profili ilk etapta bakılan kriterlere uygun oluyor. Ya sonrası? Kadında güzellik, erkekte para (güç) seneler içinde bir şekilde yok olup giderse “Ah pardon aşk bitti, sevgi bitti” deyip boşanıyoruz. Son yıllarda boşanmaların artması, büyük şehirlerde inşa edilen ve satışı her geçen gün artan 1+1 tipteki daire sayılarının artması hiç ama hiç tesadüf değil yani.
Maddi durumu iyi olan standart zengin erkeğimizin karşı cinsten beklentisi ne? Güzel bir kadına sahip olayım, koluma takıp eşe dosta hava atayım, gücümün simgesi olsun. Bunun için de istediği gibi para harcamasına imkan tanıyım yeterli. Arada sırada olabilecek kaçamaklara da nasılsa göz yumulur. Mümkün olduğunca sevgili olarak kalalım, kimse kimseye karşı sorumluluk almasın, hele çocuk sahibi olmak gibi çok ciddi sorumluluk gerektiren işlere de erkenden kalkışmayayım. Belki ileride evlilik söz konusu olduğunda duruma bakarım, çocuk yapma konusunda ailelerden ve eşten çok baskı gelip kaçınılmaz olduğunda bu işe gireyim. Yoksa günümüz erkeğinin maddi imkanı olsa bile genç yaşta evlenip, çoluk çocuğa karışayım, sorumluluk alayım, vatana millete hayırlı evlat yetiştireyim gibi bir derdi kalmadı.
Peki güzeller güzeli alımlı, bakımlı, iyi eğitimli, en az bir yabancı dil bilen, kendi ayakları üzerinde duran, kimisi plazalarda çalışan havalı kızlarımızın karşı cinsten beklentisi ne? Zengin, iyi marka arabası olan, mümkün olursa yakışıklı (çok şart değil ama) bir erkeğe sahip olayım, altıma bir araba çeksin, koluma takıp eşe dosta hava atayım, onu kafesleyim, refah ve mutluluk içinde yaşayım. Nihai zaferi elde etmek, erkeği kendime bir ömür tam bağlamak, bağlayamasam ve bir gün ayrılırsam da hayat sigortası olarak kullanılmak üzere en kısa sürede çocuk sahibi olayım, nasılsa kocamın maddi durumu iyi (olmalı), bir bakıcı tutar çocuk büyütürken büyük kolaylık olur. Ben nasılsa çalışıyorum ve kendi paramı kazanıyorum ama kazandığım ancak bana yetiyor. Evin geçimini tabii ki kocam olacak adam sağlayacak. Temizlik ve yemek işlerini yapan ayrı bir kadınım da olacak. Gül gibi geçinip gideriz işte. Zaten hayat müşterek, bulaşık, çamaşır sırayla yıkanmalı, bebek olunca sırayla bakımı üstlenilmeli.
Şimdi bu düşüncelerdeki erkek ve kadın örneklerinin evlendiğini ve aradan birkaç sene geçtiğini hayal edelim. Balayı günleri geçmiş, aşk azalmış yerini sevgiye bırakma zamanı gelmiş, ilişki biçim değiştirmeye başlamış. Erkek düşünüyor: Deli gibi çalışıyorum, ev işlerini paylaşıyorum, tüm ödemeleri ben yapıyorum ama karımı yeteri kadar göremiyorum. İşte mesaisi, seyahati, akşam şirket yemekleri, ekip motivasyon toplantıları hiç bitmiyor, geldiğinde sürekli yorgun. Şanslıysak ve aynı zamana denk getirebilirsek senede 1 hafta yaz tatili dışında uzunca beraber vakit geçirdiğimiz zaman çok az. Kendine eskisi kadar bakmıyor, kilo aldı. Eee ben bekar yaşasam daha az masrafım, daha az sorumluluğum olmaz mı? Üstelik çok daha özgür ve daha renkli bir hayatım olurdu. Şu aşamada bir de çocuk yapsak, bir de onun sorumluluğu, bakımı, bakıcı masrafı, dertleri olacak. Deli miyim ben? Diğer taraftan kadın da şöyle düşünüyor: İşte deli gibi çalışıyorum ama eve gelen hizmetliden arta kalan ev işlerinde, yemek ve bulaşık için bana yeteri kadar eskisi gibi yardım etmiyor. Hele çamaşırlarla hiç ilgilenmiyor. Sürekli yurt dışında, iş seyahatinde. Kimbilir oralarda ne haltlar karıştırıyor? Kariyerinde yükseliyor ama akşamları mesaide daha fazla vakit geçirmeye başladı. Bana eskisi gibi ilgi göstermiyor. Sürekli çalışan ama bana yeteri kadar vakit ayırmayan, beni bir türlü anlamak istemeyen erkeği ne yapayım? Yoksa başka biri mi var? Bekar yaşasam daha az yorulurum, daha az sorumluluğum olur, böyle şeyleri düşünmek zorunda da kalmam. Üstelik çok daha özgür ve daha renkli bir hayatım olurdu. Zaten çocuk da istemiyor, sürekli sorumluluktan kaçıyor. Niye evlendik ki biz o zaman?
İşte ilişkide ilk kırılmaların başlayabileceği aşama. Karşılıklı ilgi azalmış, hoşgörü bitmiş, herkesin kusurları, farklı huyları evlilik sonrası ortaya dökülmüş ve birbirine artık batmaya başlamış. Herkes kendini düşünüyor ve kendi açısından haklı. Ekonomik anlamda kimse kimseye de muhtaç değil. Bu aşamada bir kısım çift çocuk sahibi olamadan boşanıp 1+1 dairelerin yeni müşterileri olurken diğer bir kısım ise çocuk sahibi olduktan bir süre sonra boşanıyor ki burada olan zavallı çocuklara oluyor. Anasız veya babasız büyümek zorunda kalıyorlar.
Diğer taraftan diyelim ki bunlar olmadı ve ilişki ve beklentiler açısından herşey yolunda gitti. Ama erkek tarafının işleri kötü gitti ve aileden gelme şirketi iflas etti veya erkek çok para kazandığı, yüksek maaşlı işini kaybetti. Belli bir yaştan sonra eski standartlarda iş bulmak öyle kolay değil tabii. Bir anda hayat standardının değişmesi birçok günümüz kadınının veya erkeğinin kaldıramayacağı bir durum. Öyle ya, artık ev temizliğini, yemekleri kim yapacak? Varsa çocuklara kim bakacak? Güzel akşam yemekleri, hafta sonu gezintileri ve gece gezmeleri para olmadığında nasıl olacak? Her kadın öyle hem çocuk hem kariyer yapma külfetine katlanamıyor maalesef. Parasız, pulsuz da samanlık seyran olmuyor. Kimi erkek de karısında fark ettiği farklı yaklaşıma dayanamıyor, kendini alkole verip en ufak bir tartışmada eğitimli de olsa karısına şiddet uygulayabiliyor. Yani aşk da sevgi de maddi imkanlarla beraber bir bakıma yok oluyor ve şirket iflası gibi ilişki de iflas ediyor. O zaman genelde kadın tarafı erkekten alabildiği kadar fazla şey almaya (bazıları donuna kadar J diyor), varsa çocuklar için ve olabiliyorsa kendisi için yüklü nafakalar elde etmeye çalışıyor. Mevcut veya edinilmiş mallar varsa mümkünse kadın olunduğu için hepsini, olmazsa en kötü ihtimalle paylaşarak yarısını almaya çabalıyor. Bu da çoğu zaman seneler süren, sinir bozucu boşanma davalarına neden oluyor.
Maddi durumu çok iyi olmayan, varlıklı ailelerden gelmeyen çiftlerin evliliklerinde ise çiftler kızın (genelde kız tarafının annesine yakın olunur) veya erkeğin ailesine yakın oturacak şekilde düzen kurarlar ki ileride çocuk olduğunda anneanne veya babaanne çocuğa bakabilsin. Öyle ya erkeğimiz de, kızımız da çalışıyor olmak zorunda çünkü hele ki büyük şehirlerde başka türlü geçinmek çok zor. Arada sırada yemek ve ev işleri için de annelerden yardım alınır tabii. Hele ki iş dönüşü akşam yemeklerini evinde değil de büyüklerin evinde yiyen çok çift tanımışımdır. Bu şekilde yapılan evliliklerde de birkaç sene sonra aynı şekilde yukarıda bahsi geçen sorunların yaşanması muhtemel. Yani çiftlerin varlıklı olması veya olmaması yaşanabilecek muhtemel sorunları değiştirmiyor ama iki tarafın karakteri, iyi insan özelliklerine sahip olup olmadıkları, evliliğin sıkıntılı anlarında veya kötü gün için de verilen sözü tutup tutmayacakları evliliğin devam edip etmeyeceği hakkında belirleyici oluyor.
Bazılarınız dindar, muhafazakar ailelerde boşanma riskinin daha az olduğunu düşünüyor olabilir ama bu garanti bir durum değil. Bazı durumlarda tam tersi daha yıpratıcı bile olabiliyor. Çünkü dindarlık veya başka belli bir inanca sahip olma o kişiyi “iyi insan” yapmamışsa; en basitinden verilen söze (iyi günde kötü günde eşlerin birbirine sahip çıkması, birbirini başkalarıyla aldatmama) sadık kalmaya önem vermiyorsa ilişkinin sağlıklı devam etmesi mümkün olmuyor. Ayrıca evlenecek kişilerin birey olması, her iki tarafın da kendi ayakları üzerinde durabiliyor olması ve ailelerin yardımı olmaksızın kendi imkanları ile evlenmesinin gerekliliğine inanıyorum. Evlilik bu bilince sahip olmayanlar için maalesef günümüzde sadece ileride boşanmayla ve varsa çocuklar için büyük travmayla sonuçlanan bir macera. Evlilik, ailelerin yardımı ile yapılıyorsa ileride sorun çıkması ihtimali ne yazık ki fazla. Basit bir örnekle yeni kurulan yuvaya alınacak yeni eşyaların seçimini genelde parayı veren aile büyükleri seçiyor ve gelinin veya damadın pek fikri sorulmayınca ilk çatışmalar, tartışmalar bu noktada başlayabiliyor. Gerisini siz düşünün. Tabii herşeye rağmen “Ailelerin yardımıyla evlendiği halde sorunsuz bir yuva kurup evliliğini güzelce sürdürenler hiç mi yok?” diye sorabilirsiniz. Var tabii ama gözlemlediğim kadarıyla bu sayı çok az.
Tabii sözüm az sayıdaki başarılı ve bilinçli evlilikler yapan çiftler için geçerli değil. Olması gerektiği gibi evlenirken:
* İyi günde kötü günde beraber olma sözüne sadık, en önemlisi de birbirine sadık, aldatmayan,
* Hoşgörülü, sevgi ve saygıya önem veren; evliliği bir oyun, eğlence, sürekli mutlu olunan, sıkıntı çekilmeyen bir kurum olarak değil hayatı iyisiyle, kötüsüyle paylaşacak, ihtiyaç olduğunda maddi-manevi birbirine destek olacak; ahlaklı bir yaşantı için aynı evi, aynı yatağı sorun çıkarmadan, başı ağrımadan, cinselliği istediklerini karşı taraftan almak için tehdit aracı olarak kullanmadan, karşılıklı olarak birbirini mutlu etmeyi önemseyecek iyi bir hayat arkadaşı edinme yolu olarak gören,
* Aynı zamanda birbirinin kişiliğini/davranışlarını kendi istek ve arzuları yönünde değiştirmeye çalışmadan yine birbirini olduğu gibi kabul edip birbirine katlanmayı gerektirebilecek bir kurum olduğunu bilecek,
* Çocuk sahibi olup vatana, millete, inandığı dine faydalı veya inandığı etik değerlere uygun, iyi ahlak sahibi, iyi insanlar yetiştirmek ve topluma kazandırmak olduğunu bilen,
* Evlendikten veya çocuk sahibi olduktan sonra bile önce kendine saygısından sonra da kocasının veya karısının gözü dışarıya kaymasın diye kendi kişisel bakımına, vücudunun formuna dikkat eden, düzenli spor yapan çiftler bana göre gerçek evliliği yaşayan, iyi, bilinçli, farkındalığı yüksek ve değerli insanlar.
Böyleleri var mı diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Az sayıda da olsa, artık dinozor nesli gibi tükenmekte olsalar da örnek çift tanımında yer alan tüm kriterleri %100 yerine getirmeseler de çoğunu yerine getiren çiftler var. Fakat eski kuşaklarda bu tip evli çiftlerin sayısı (her iki taraf için de kişisel bakım ve spor konusu hariç) tabii ki daha fazla. Neler görmüş geçirmişler, ne zorluklara göğüs gerip hayatın zorluklarına birlikte göğüs germişler, birbirlerini terk edip gitmemişler, en ufak anlaşmazlıkta, egolarını sorun edip hemen soluğu mahkemede alıp boşanmamışlar. Bir yastıkta kocamışlar. Büyük kısmı kendi yaşantılarından, bireysel zevklerinden fedakarlık yapıp vatana millete hayırlı olacak kimi iki, kimi ikiden fazla çocuk yetiştirip topluma kazandırmışlar. Ne mutlu onlara. Toplumumuzu hala böyle çiftler ve onlardan ders alabilmiş, kendilerine verilen terbiye ve eğitimi özümseyebilmiş çocukları ayakta tutuyor gibi geliyor bana. Yoksa çoktaan Amerika ve Avrupa’daki gibi Türk aile kurumu da darmadağın olmuş, menfaatçi ve aşırı bireyci yaklaşım herkesi esir almıştı. İmkanları yetersiz ve teknolojisi, endüstrisi, şirketlerinin ekonomik gücü şu an için Batı toplumlarına göre daha az bir ülke olduğumuzdan belki de çoktan dağılıp yok olmuştuk.