1980’li yıllar. Kerem o
zamanlar 5 sene süren ilkokul eğitimini tamamladıktan sonra çalışkan,
disiplinli ve ahlaki yönü kuvvetli bir genç olarak sıkı bir hazırlık yaparak çok
istediği yabancı dilde eğitim veren kolejlerden birini kazandı ve sınıfının
inek öğrencilerinden biri oldu. Girdiği okul zamanının en iyi liselerinden
biriydi. Hazırlık sınıfı, ortaokul ve lise eğitimini kapsayan bir kolejdi ve
sınıf geçmek dahi çok zordu. 1 senelik yabancı dilde hazırlık sınıfını
başarıyla tamamladı ve sonraki yıllarda Türkçe, Edebiyat, Coğrafya ve Tarih
gibi dersler hariç tüm dersleri yabancı dilde okudu. Bir taraftan ilkokul
sonrası girmiş olduğu bu kolejdeki ortama uyum sağlamaya çalışırken bir
taraftan da ağır ders yüküyle baş etmek zorundaydı. Kendinden taviz vermeden
tüm zorlukların üstesinden gelmeyi başardı. Sınıfının sevilen ve saygı duyulan örnek
öğrencilerinden biri oldu.
Lise eğitimi boyunca kolejde
ders aldığı tüm hocalarıyla genelde arası iyiydi. Sadece 1-2 hocasını pek
sevemedi ki onlar da genelde tüm öğrencilerin sorun yaşadığı, az şey anlatıp
öğrencilerden çok fazla şey bekleyen notu kıt hocalardı. Fakat kendisi için en
çok dikkatini şey kolejde çalışan yabancı uyruklu hocaların Türk hocalara göre öğrencilere
çok daha esnek davranan, öğretmek istediğini güzellikle öğreten açık fikirli
kişiler olmasıydı. Bu yaklaşım farkına çok şaşırıyor ve hayatında ilk defa
karşılaştığı bu yabancı hocaların yaklaşımını çok beğeniyordu. Bu sayede
yabancı dilini severek öğrenip geliştirdi. O dönemde bir gün imkanı olursa
mutlaka yabancı bir ülkeye gidip gezmeyi ve onların kültürünü yerinde görmeyi,
gözlem yapmayı kafasına koydu.
Diğer taraftan ailesinin
bilinçli yönlendirmesi ile beladan, serserilikten uzak durdu. Kolejde farklı
dinlerden, kimlik ve kültürlerden, farklı gelir seviyelerinden olan birçok
öğrenci vardı. Kerem’in gerek erkek gerekse kız arkadaşlarıyla samimi ve karşılıklı
güvene dayalı arkadaşlıkları vardı. Kimseyi kırmaz, incitmez, kavgaya gürültüye
karışmazdı. Bazı erkek sınıf arkadaşları özellikle ilerleyen lise yıllarında zaman
zaman onu eskort kızlarla cinselliğin yaşandığı özel partilere davet etse de Kerem
bunlara ilgi göstermiyordu. Halbuki toplumda erkekler için ilk defa milli
olunan yani ilk defa cinselliğin yaşandığı yaşlardaydı. Kerem ise bunu hiç etik
bulmuyordu. Çünkü birincisi para karşılığı cinsellik yaşamayı doğru bulmuyordu,
ikincisi de eğer erkekler için böyle bir şey varsa o zaman kızların da aynı
şekilde o yaşlarda aynı şeyleri serbestçe istediği erkek veya erkeklerle yaşaması
gerekirdi. Bu düşünce de onun midesini bulandırıyordu çünkü ileride ilk defa
evleneceği kızın öyle biri olmasını istemezdi. Tam da bu sebeple eğer ileride
evleneceği kızın bakire olmasına önem veriyorsa kendisinin de evlenene kadar
öyle kalması gerektiğine inanıyordu. Öyle ya ileride evleneceği kız da evlenene
kadar bakire kaldığı, kendini kocasına sakladığı halde koca adayının geçmişte
önüne gelen fahişeyle birlikte olduğunu veya hadi fahişe olmasa da “düzeyli
beraberlik” ve cinsellik yaşadığı 2-3 sevgilisi olduğunu öğrendiğinde midesi
bulanmaz mıydı? Kıskanmaz mıydı? Sürekli öncekilerin yatak performansını merak
edip kafaya takmaz mıydı? Bu tip konularda çifte standart uygulanmasına
karşıydı. Konuyla ilgili Kur-an’ı Kerim’i
araştırırken Nur Suresi 26. ayet ile Ahzab suresi 35. ayetler dikkatini çekti.
Şöyle diyordu:
“Kötü
kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz
erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara layıktır. O temiz olanlar
iftiracıların söyledikleri şeylerden uzaktırlar. Onlar için bir bağışlanma ve
bolca verilmiş iyi bir rızık vardır.” (Nur Suresi, 26. ayet)
“Şüphesiz
müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mü'min erkeklerle mü'min kadınlar,
itaatkar erkeklerle itaatkar kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar,
sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah'a derinden saygı duyan erkekler,
Allah'a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren
kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan
erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah'ı çokça anan erkeklerle çokça
anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükafat
hazırlamıştır.” (Ahzab suresi, 35. ayet) Bunları kafasının
bir köşesine not etti.
Bekaretin önemine inanmayanlar
için ise sorun yoktu çünkü bu durumda her iki tarafın da midesinin bulanmasını
gerektirecek bir durum olmazdı. Öyle ya her iki taraf da zaten anlayış, yaşayış
ve ahlak olarak bu durumu kabullenmiş olup, o şekilde yaşamak onlara göre
normal olandı. Erkeğin de kızın da evlilik öncesi hayatında birden fazla
sevgilisi olması, onlarla rahatça ve kaygı duymadan seks yapması son derece
normaldi. Batı toplumlarında olduğu gibi ne erkek ne de kadın evlenirken bu
kavrama önem vermiyordu. Bu durumda herkes herkesle serbestçe ve kolayca
herhangi bir ahlaki endişe taşımadan cinsel ilişkiye giriyor ve ancak evlendikten
sonra tek eşli yaşamaya gayret ediyordu. Belki de bu uygulama daha mı doğruydu?
(Tabii çoğu zaman eski hayatındaki alışkanlığı bırakamayan çiftlerin evlilik
sonrası birbirini aldatmaya devam etmesi ve batı toplumlarında aile kavramının
önemini yitirmesi, hatta yok olmaya başlaması ise ayrı bir tartışma konusuydu) Kısaca
kafası karışmıştı. Yani herkesin normali, ahlak anlayışı kendine göreydi ve
kimse kimseye karışmıyordu.
Genelde batı
toplumlarında cinsellik erkek için de kız için de kolayca yaşanabilen bir
şeyken Türkiye’de bu olay her nedense sadece erkeklere özgü bir durumdu. Diğer
taraftan bu eskort kız partileri dışında erkek öğrencilerin kolayca cinsel
beraberlik yaşayabildiği az sayıda kız öğrenci de vardı tabii ama genelde o
yıllarda çoğu kız öğrenci buna geçit vermezdi. Öyleyse Türkiye’de kadın ve
erkekler için çifte standart vardı.
Peki doğru olan neydi? Bu
soru kafasını çok karıştırıyordu. Kendisini Müslüman olarak tanımlayan bir
gençti, sözde Müslüman bir toplumda yaşıyordu ama peki bu gerçeklikte yaşanan
durum ne demek oluyordu? Zaten Din ve Ahlak Bilgisi dersleri de öylesine bilgi
verilen, namaz dualarının ve yüzeysel bazı bilgilerin öğretildiği derslerdi.
Çoğu din dersi hocasıyla da sınıfça dalga geçilirdi çünkü anlatılan bazı şeyler
sınıfça son derece gerici, tutucu, çağın gerisinde kalmış ve o günün gerçekleriyle
örtüşmeyen şeyler olarak algılanırdı. Sebebi ise Kerem’e göre anlatılan
şeylerin yaşıtlarının anlayacağı şekilde, onlara hitap edecek tarzda ve
seviyede akıllıca kurgulanıp nedeni, niçini ile anlatılamamasıydı. “Kural şu,
din böyle emrediyor, buna uyulacak o kadar!” mantığı ile yani bir nevi askeri
eğitim mantığı ile yüzeysel din dersi anlatımından gençlerin yararlanmasını
beklemek hayalcilikti, işini ciddiye almamaktı aslında. Örneğin derste
“Dinimizde 5 vakit namaz kılınması emrediliyor, abdest şöyle alınır, namaz
şöyle kılınır, abdestini al, namazlarını kıl. Kılmazsan cehenneme gidersin,
görürsün gününü” üslubu ile korkutarak eğitim doğru bir şey olmasa gerekti.
Halbuki niye namaz kılınması emredilmiş? Bu emrin mantığı, hikmeti, faydası
olabilir mi? Bizi yaratan, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, sonsuz kudreti olan
yüce Allah’ın bu şekilde bizim tövbe haşa bir ibadetimize mi ihtiyacı var?
Yoksa esas insanın buna ihtiyacı var da bu ibadetin sonucunda elde edeceği çok
önemli kazanımlar için mi böyle bir şey emredilmiş? gibi neden-sonuç ilişkisine
dayalı, daha araştırmacı, daha sorgulayıcı bir eğitim, öğretim anlatım olsa
gençlere daha fazla hitap etmez miydi?
Tüm bu düşünceler içinde araştırıcı
ve sorgulayıcı mantıkla düşünüp kendine göre değerlendirmesini, araştırmasını
yaptı. Karar verebilmek için din, ahlak, etik, hayat, kişisel gelişim gibi
konularda pek çok kitap okudu. Çünkü kafasındaki sorulara ailesinden, okuldan
ve çevresinden tatmin edici cevaplar alamıyordu. Durum böyle olunca da uzun da
sürse kendi araştırmasını kendisi yapıp, inanacağı şeye kendisi karar
verecekti. Nitekim öyle de oldu. Okulda aklına, açık fikirliliğine inandığı
hocalarından tavsiye kitap isimleri alarak başladı araştırma yolculuğuna. Tevrat
ve İncil hakkında birçok kaynaktan bilgi edindiği gibi Kur’an-ı Kerim’i ve
tefsirlerini de vakit buldukça okuyup incelemeye çalıştı. Diğer dinler ve
ateizm hakkında da bilgi sahibi oldu. Kişisel gelişim ve sosyoloji kitapları da
okudu. İyi ingilizce bildiği için sonradan Müslüman olmuş yabancı yazarların
kitaplarını da okudu. O aşamada hacıya, hocaya, şeyh efendilere filan gerek
duymadı. Allah, şükürler olsun ki insanlara akıl vermişti ve kendi araştırmasını
kendi yapacak, bol kitap okuyup öğrenmek istediklerini öğrenecekti.
Önce Allah’a inanmayı
seçti, sonra İslam’ı kendine göre sıfırdan keşfetmeye başlamış biri olarak bu
dine inanmakta karar kıldı. Ama öğrendiği şeyler toplumda yaşandığı şekliyle
Müslümanlıktan çok farklıydı. Çünkü çevresinde gördüğü birçok müslümanın adı
müslümandı sadece. Adeta nüfus kağıdında yazan bir bilgi notuydu. Olması
gerektiği gibi müslüman olan, müslüman gibi davranan az sayıda alim, profesör,
yazar ve akademisyen olduğunu fark etti. Hacı, hoca ve şeyh gibi ünvanları olan
bazı kişilerin kimi sahtekar çıkıyordu, kimisi de aslında yeterli bilgiye sahip
olmadığı halde kitap okumayan, araştırmayan, sorgulamadan her denileni doğru
kabul eden birçok insana popülizmle yalan yanlış bilgiler aktarıyordu. Maalesef
çoğu hoca da dini yanlış yorumlayıp yanlış anlatıyordu insanlara. Kimisi
kendisi gibi inanmayan, giyinmeyen toplumun bir kesimini "Sizi gidi donsuz
gezen, mini etek giyip erkekleri ayartan, içki içen, sürekli bar pavyon gezen
tipler siziii. Hepiniz ahlaksızsınız, cehennemde çatır çatır yanacaksınız”
diyerek korkutup aşağılarken; toplumun bir kesimi de diğer tarafı “Sizi gidi örümcek
kafalı, gerici, türbanlı, sarıklı, çağdışı kalmış, İran’a, Araplara özenen şeriatçı,
Atatürk düşmanı tipler siziii. Hepinizi tutuklayıp hapse atmak, hatta asmak
lazım. Böylelerinin eğitim hakkı bile olmamalı. Okula türban takıp
girememeliler” deyip korkutup aşağılamaya çalışıyordu. Bu yüzden olacak iş
değil ama dinden ve yine olacak iş değil ama kendisine şu koca ülkeyi, şu anki
yaşantımızı borçlu olduğumuz büyük önderimiz Atatürk’ten soğuyan çok insan
vardı. Bir müslümandan çok daha iyi müslüman gibi davranan; diğer taraftan
modern, ileri görüşlü ve Atatürkçü olduğunu iddia eden birinden çok daha hoşgörülü
ve ileri görüşlü olan, adaletli olan, kul hakkı yemeyen Hristiyanlar,
Yahudiler, Budistler hatta Ateistler bile vardı. Öyleyse sorun dinde, siyasette
filan değil inandığı gibi yaşamayan veya yaşadığı gibi inanmayan; kendi
düşündüğü şeyi mutlak doğru kabul edip kendisi gibi inanıp yaşamayanları
sürekli aşağılayan, hatta yok edilmesini isteyen önyargılı, gelişime kapalı,
hoşgörüden nasibini almamış insanların davranışlarındaydı. Toplumdaki farklı
inanış, görüş ve düşüncelere tahammülsüzlük, hem kadın erkek ilişkilerinde hem
de farklı toplum kesimleri arasında çifte standartçılık problemlerin ana
kaynağıydı. Halbuki Kur’an-ı Kerim’in
bir ayetinde şöyle diyor:
"Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.” Hucurat Suresi, 11. ayet
"Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.” Hucurat Suresi, 11. ayet
Böylece Kur’an-ı
Kerim’deki ilk emir olan “Oku” öğüdüne uyup bunları bizzat araştırıp, toplumda
gözlem yaparak da bazı şeyleri keşfetmekten mutlu olmuştu Kerem.
“Yaratan
Rabbinin adıyla oku! İnsanı bir kan pıhtısından yarattı! Oku! Rabbin sonsuz
kerem sahibidir.” Alak Suresi, 1-3. ayetler
Ayrıca bu ilahi
emir, Kerem’e göre araştırıp sorgulamanın, açık fikirli olmanın ve bilimin önemine de işaret ediyordu. Dünyaya ve hayata at gözlükleri ile
bakıp araştırmadan, sorgulamadan inanmak, önyargılı olmak, kendi dininden veya
inancından olmayanları hor görüp kötülemek, onları aşağılamak, bağnaz ve gerici
olmak iyi bir müslümanın yapacağı şeyler değildi. İnandığı şeylerin doğru
olduğuna, sorunun inandığı şekilde yaşamayan, çifte standart uygulayan
kişilerde olduğuna karar verdi. Aslında tüm dünyada yaşayan insanlar için
geçerliydi bu. İnandığı gibi yaşayan insanlar olduğu kadar inandığı gibi yaşamayan
birçok Hristiyan, Müslüman, Yahudi…vb. gibi farklı din ve inançlardan insanlar
da vardı.
Bu durumda etik olan mümkün
olduğunca inandığı gibi yaşamaktı ve bir başkasından ahlaki anlamda veya
davranış olarak beklediği bir şey varsa buna önce kendisinin uyması gerekirdi. Ayrıca
kimse kimseyi yargılamamalı ve yaşam tarzına, tercihlerine karışmamalıydı. Yani
Müslüman olduğunu söyleyip dininin kurallarına göre yaşayıp davrananın da;
Müslüman olduğunu söyleyip bazı kurallara uyamayıp farklı davrananın da; diğer
dinlere mensup olanların da; Ateistin de Deistin de şu durumda bir diğerinin
yaşam tarzına karışmaya, yargılamaya, onu değiştirmek için zorlamaya hakkı
yoktu. Örneğin kimisi için bekaret önemliyken, kimisi için değildi. Kimisi için
cinselliğin ne zaman ve nasıl yaşanıldığı ahlaki bir gösterge iken kimisi için
değildi. Kimisi cinselliği istediğim gibi evlenmeden önce yaşarım ama evlendikten
sonra etik olarak karıma/kocama sadık olurum derken kimisi evleninceye kadar
bekaretimi korurum evlendikten sonra da tek eşli yaşamak gerektiğine inanırım
diyordu. Hatta bazı Müslüman geçinen erkekler evleninceye kadar bekaretimi
korurum ama aynı zamanda 4 kadınla da evlenirim, tek eşlilik bana göre değil
diyebiliyordu. Bu tarz düşünenlerin aslında “Cinselliği istediğim gibi
evlenmeden önce yaşarım ve evlendikten sonra da fırsatını bulursam metresim
veya metreslerim olmasında bir sakınca görmüyorum, sadakate ve tek eşliliğe de
inanmıyorum” diyen bazı batı toplumu mensubu erkeklerle aralarında çok fark var
mıydı? Sonuçta genel olarak ahlak anlayışı da insanlar arasında çok farklılık
gösteriyordu.
Kerem seçimini
okuduklarından çıkardığı ana fikre ve temel dini mantığa uygun yaptı. Kendisi
evleninceye kadar bekaretini korumaya, evlendikten sonra da tek eşli yaşamak
gerektiğine, evlendiği kişiye de ölünceye kadar sadık kalmaya karar verdi. Evleneceği
kişiyi de bu şekilde inananlar arasından seçecekti. Bu seçimi kendisi yapmıştı
ve rahatlamıştı. Farklı düşünüp farklı yaşayan arkadaşlarını da çevresindeki
başka tanıdıklarını da asla yargılamayacak ve eleştirmeyecekti. Çünkü onlar da
kendi inandıkları gibi yaşayacaklardı. Kerem, inandığı ve önem verdiği için gerçekten
aşık olup evleneceği kızı buluncaya kadar kendini korudu. Hiçbir eskort veya
fahişeyle para karşılığı birlikte olmadı, cinsellik yaşadığı bir sevgili
edinmedi ve Allah da karşısına aynı kendisi gibi kendini koruyan bir kız
çıkardı ve onunla evlendi, çocukları oldu. Böylelikle bir zamanlar
araştırma yaparken karşılaştığı Kur’an-ı Kerim’deki Nur Suresinin 26. ayeti ile
Ahzab Suresi 35. ayette bahsedilen sırrı kavramış, tecrübe etmiş oldu.
Kıssadan hisse: “Ya olduğun gibi görün ya da
göründüğün gibi ol” Hz. Mevlana




