27 Mart 2016 Pazar

DİSTRİBÜTÖR ESNAFIMIZIN PROMOSYON TATİLDEN ANLADIĞI


             Tolga büyük bir holdingde çalışan bir marka müdürüydü. Sorumlu olduğu ürün grubu ise Türkiye çapındaki distribütör ve toptan satış yapan firmalar aracılığıyla tüketicilere ulaştırılıyordu. Her yıl sonu olduğu gibi bir sonraki yılın müşterilere yönelik promosyon aktiviteleri planlaması yapılırken TV, gazete, dergi, internet gibi medya mecraları aracılığıyla yapılan ürün reklamları kadar ürünlerin dağıtımını yapan distribütör firmaların da ürünlere desteğinin arttırılması önemliydi. Konuyla ilgili şirket içinde bir toplantı ayarlandı ve hem satıştan hem de pazarlamadan yetkililer katıldı. 

Satış Müd.: Mesela belli bir sürede en çok ürün sipariş verenler arasından bir çekiliş yapalım ve değerli bir hediye verelim. 

Finans Müd.: Olabilir, değerli bir hediye olarak bir araba veya dağıtım için işlerine yarayacak bir minibüs olabilir. 
 
Tolga: İyi de sadece çekilişle çıkacak bir şey için müşteri o kadar mal alır mı sizce? 

Satış Müd.: Evet, düşününce katılımcı sayısı ve sipariş miktarı az olabilir. Herkesin kazanabileceği veya faydalanabileceği bir şey olsa. Mesela herkesi istediği bir yere tatile gönderelim. Belli miktarda mal alımı olsun ve o miktarı alan herkesi istediği bir yere tatile gönderelim. 

Finans Müd.: Ayrı ayrı kişiler için ayrı yerlerde tatil organizasyonu çok pahalı olmaz mı? Markanın o kadar bütçesi var mı? 

Tolga: Çok bütçe yok tabii. Ama tatil, gezi işi iyi fikir. Ben de bu yönde bir öneride bulunacaktım. Bir otelle anlaşalım ve herkesi aynı yere gönderelim, maliyeti daha düşük olur.  
 
Satış Müd.: İyi de herkes kendi kendine iyi kötü tatil yapıyor zaten. Çekici olacak mı? 

Tolga: Tabii, yurt içi çok cazip olmayabilir ama yurt dışına gönderelim. Bizim ekipten de birileri olsun ve distribütörleri eğlendirsin mesela. 
 
Satış Müd.: Bakın bu iyi fikir. Bu durumda en güzeli Ukrayna gezisi olur. Gece hayatı ve güzel kadınlar müşterileri bayağı iyi eğlendirecektir J 
 
 
Finans Müd.: Maliyeti de diğer Avrupa ülkelerine göre daha az olacaktır. Olabilir. 

Tolga: Bildiğim kadarıyla gece hayatını sevmeyen dindar müşterilerimiz de var. Onlar ilgilenmeyebilir. 

Satış Müd.: Bakma sen. Dindar görünüp de bayıla bayıla gelecek olanlar var. Sonuçta eşli bir gezi yapmayalım zaten. Hem daha masraflı olur hem de evli olanlar karıları varken zamparalık yapamazlar. Diğer taraftan gerçekten bu geziyle kesin ilgilenmeyecek belli müşteriler de var tabii. 

Tolga: O zaman bir alternatif daha önerelim. Gerçekten dindar olanlar için de Umre seyahati organizasyonu yapalım. Bütçem ikili bir alternatife müsait. Böylece düzenleyeceğimiz promosyon tüm müşterilere hitap etmiş olur. Siparişleri garantileriz. İsteyen Ukrayna’ya, isteyen Mekke’ye gider. 
 
 
Finans Müd.: Çok iyi fikir. Tamamdır bu iş. 
 
Tolga: Yalnız baştan söyleyim, gece klübünde müşterilerden kız ayarlamak için tercümanlık yapmam istenirse hiç işim olmaz ona göre. J Son yurt dışı gezisinde konsept farklı olduğu halde bir gece gittiğimiz mekanda yabancı dil bilmeyen müşterilerden biri zorla bu tercüme işini bana yaptırmıştı. Neyse ki kız fazla uğraştırmadı da fazla muhatap olmak zorunda kalmadım. 

Satış Müd.: Ne o Tolga, yoksa sadece kendin mi kaçamak yapacaksın? Rakip mi istemiyorsun yanına? JJJ 

Tolga: Yok abi be. Evliyim ben biliyorsun. İşim olmaz benim. 

Satış Müd.: Bırak şimdi yeme bizi be Tolga. Ben de evliyim ama arada böyle heyecan da lazım be koçum. Hayat güzel, fırsatları kaçırmamak lazım. Tek kadınla ömür mü geçer yahu?

Tolga: Tabii anlıyorum seni de ben almayım. Alana da mani olmayım. Ben farklı düşünüyorum. Aynı şeyi karım bana yapsa affetmem ben. Merak etme seni ispiyonlamam eşine. 

            İşte size hayali bir şirket toplantısı hikayesi. Gerçekte böyle bir toplantıda bulunmasam da benzeri şeyler duymuşluğum var. Ticaret hayatı üzerinden ülke insanımızın yaşam, inanç ve anlayış tarzından bir kesit adeta. Yanlış anlaşılmasın, tüm distribütör esnafımız bu şekilde düşünüp yaşamıyor, tüm bir esnaf grubunu kötülemiş gibi olmayım; her millette, her meslekte, her bir küçük grupta dahi iyiler ve kötüler her zaman vardır ama sayıları maalesef ki az da değil.
 
Bu bazı distribütör, toptancı işadamlarımıza Allah imkan vermiş, para vermiş. Büyük şirketlerle çalışıp güzel paralar kazanıyorlar ama iş zamparalığa gelince hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar. Yahu madem aldatacaksın, niye o kadınla evlendin? İnancınla yaptığın örtüşüyor mu? Sorun yatakta mı? Karın elin Ukraynalı, Rus kadınının yaptığını yapamıyor mu? Yaşamak istediğin her neyse hiç karından bunu istedin mi? Yoksa utandın mı? Karını aldatmaya utanmıyorsun da, karına fantezilerini söylemeye mi utanıyorsun? Önce yaşamak istediğin cinselliği karınla yaşamaya çalış ve erdemli ol. Yok yaşayamıyorsan, evli olduğun karınla olmuyorsa o zaman boşan. Ne zaman, nerede hangi kadınla beraber olacaksan ol. Ama evliyken yapma bunu işte. 

           Diğer bir örnek de özellikle hali vakti yerinde, yazlığı olan bazı ailelerimizde yazın gelmesiyle hanımı, çoluğu çocuğu yazlığa postalayıp (sözüm bu şekilde davranmayan, edebi ile çalışıp ailesinin geçimi ve refahı için samimi olarak çabalayanlara değil tabii) şehirde gecelere akan erkek tipleri. Bir gazete yazarı da aynı konudan bahsetmiş zaten. Okuyabilirsiniz...  


Peki ya bu adamları da karıları gittikleri yazlık yerlerde aldatıyorsa? Hiç akıllarına geliyor mu? Eğer kadın kafasına koyarsa ne zorlukları başarabildiğini biliyor musunuz? Yanında gönderdiğiniz çocuklarınızın bunu engelleyebileceğini mi sanıyorsunuz? Benim anlamakta zorlandığım şey ise her iki taraf için de evliler açısından eşlerle ve çocuklarla birlikte olmadıktan sonra nasıl rahat tatil yapılabildiği. Bu normalse o zaman evlilik anlayışında ciddi bir sorun yok mu sizce? Sanki olabiliyorsa beraber tatil yapmak, olamıyorsa yazlığa gitmeden de şehirde yine hep birlikte ve aile olarak kalmak, vakit geçirmek daha mantıklı değil mi? Aile olmanın bir farkı yok mu? Ayrı ayrı yapılan tatiller olacaksa bekar ile evli olmanın ne farkı var? Eşler bunu nasıl kabulleniyorlar anlamak zor. 

Hakikaten de özellikle erkeklerin ahlaki anlamda birçoğunun çifte standart uyguladığı bir ortamda bulunulması ve bunun giderek yaygınlaşması günümüzde kadınların da buna isyan edip kocalarını artan oranda aldatmasıyla devam ediyor ve bizim Türk erkeğimizin çoğunun bundan haberi bile olmuyor. Çünkü kadınların aldatmasını yakalamak veya anlamak erkekler için çok daha zordur. Kadının intikamı (tabii kendisi de o rüzgara kapılıp yanlışa yanlışla karşılık verecek bir yapıdaysa) çok acı olur. İşin daha acı tarafı da şu ki esas bu çarpık anlayış sonucu en kötü etkilenenler boşanmış aile çocukları ile yitip giden manevi değerlerimiz, evlilik kurumu, erdem ve ahlak oluyor.

17 Mart 2016 Perşembe

EŞ VE İŞ SEÇİMİNİ İYİ YAPIN Kİ HAYATINIZ MAHVOLMASIN




 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Teoman gençliğinde, eğitim hayatı boyunca maddi anlamda bir sorun, fakirlik yaşamamıştı. Sonra yabancı dilde eğitim veren bir koleji ve yine yabancı dilde eğitim veren bir üniversiteyi bitirdi.
Üniversite eğitimi sonrasında askerlik görevini de tamamlayıp uluslararası faaliyet gösteren yabancı bir firmada iş hayatına başladı ve bir süre sonra 25 yaşında, yani günümüz kriterlerine göre erken yaşta denebilecek bir evlilik yaptı. Halbuki o sırada evlilikle ilgili yeteri farkındalığı ve bilinci olmadığından birçok genç gibi ilerisini ve uyumu çok dikkate almadan yüzeysel bir seçimle aşık olup evlendi. Tabii geleneksel olarak aileler yuvanın kurulmasına çok yardım ettiler. Flört döneminde kendisini tedirgin eden bazı olaylar yaşasa da bunları önemsemedi. Birçok erkek ve kadının kapıldığı zanna onlar da kapılmıştı. “Nasıl olsa evlenince ileride konuşup anlaşarak birbirimize uyum sağlarız, belli bir değişim olur. Önemli olan aşk” zannıydı bu. Eşiyle bir internet sitesinde tanışmış, bir süre görüşüp flört etmiş ve sonrasında hemen evlilik kararı almıştı. Halbuki biraz hayatını yaşayıp, gönül eğlendirip sorumluluk almadan farklı sevgililer edinebilir, yaşı biraz ilerledikten sonra evlenebilirdi. Ama öğrendiği bilgiler ve inandıkları buna tersti. Birçoklarının yaptığı gibi gece kulüplerinde zamparalık yapmak, düzeyli uzun süreli ilişkiler, birliktelikler, kızlara umut verip duygularıyla oynamak, en azından şöyle 35-40 yaş civarlarına gelene kadar evlilik ve çocuk yapmak için beklemek ona göre değildi. Belki de eşini bu özelliği çok cezbetmişti. Çok olgun bir tavırdı bu. Ayrıca Teoman’ın ailesinin hali vakti de gayet yerindeydi. Hayattaki amacı belli prensiplere bağlı, etik bir hayat sürmek, iyi bir aile kurup ahlaklı, hayırlı, vatanına, milletine bağlı çocuklar yetiştirmek ve bunun için de kendine ve ailesine yetecek kadar iyi para kazanıp geçimini sağlamak, inandığı öteki dünyada gerçek, sonsuz mutluluğu yakalamaktı. Fakat bu yüce amacına uygun farkındalık seviyesinde olmadığından olsa gerek evlilik kararı alırken özellikle eşlerin birbirine uyumluluğu açısından birçok şeyi sanki gözardı etti.
Eşini beğenmişti, güzeldi bir kere. Düşünceleri, idealleri aynı olmasa da ileride nasıl olsa inandığı şeyleri eşine aktarıp belli bir ortak anlayışa ulaşabilirim diye düşündü. Aynı şey muhtemelen eşi için de geçerliydi aslında. O da kocasını beğenmişti. Takım elbiseler içinde işe gidip gelen, şirketinde gelecek vaadeden bir pozisyonda çalışan, işi gücü olan akıllı ve yakışıklı bir adamdı. Ailesinin durumu iyiydi, arabası da vardı. Belki genç kızın bambaşka idealleri, hayata, yaşama farklı bir bakış açısı vardı ama o da ileride nasıl olsa inandığı şeyleri kocasına aktarıp belli bir ortak anlayışa ulaşabilirim diye düşündü. Çünkü ikisi de birbirinin hayata bakışını, ideallerini çok sorgulamadı. Biri yakışıklı, maddi imkanı yerinde, başarılı, hırslı bir erkek; diğeri güzel, çekici, kendi yuvasını kurmak, aile baskısından kurtulup daha özgür, daha rahat yaşamak isteyen genç bir kızdı. Evlenip çocuk sahibi olmak, ikisinin de ortak isteğiydi. Genç kız “Zaten anneme yakın oturacağız, çocuk yapınca annemden kolayca yardım alırım veya en kötü kocam bakıcı tutar, nasılsa hali vakti yerinde” diye düşünüyordu içten içe. Fakat aslında hem çok gençlerdi hem de farkındalık ve bilinç seviyeleri evlilik için yeterli düzeyde değildi.
Teoman evliliğinin ilerleyen dönemlerinde bir süre aile şirketinde de çalıştı ama birçok yerli şirkette olduğu gibi aile içinde oluşan farklı yaklaşımlar ve görüş ayrılıkları sebebiyle aile şirketinden çıkıp profesyonel hayata, başka bir şirkete yönetici pozisyonunda geri döndü. Çünkü şirketi yöneten ve akrabalardan oluşan zihniyet, şirketin gelişmesini değil tam tersine rekabet şansını ortadan kaldırıp yok olmasını getirecek bir yapıdaydı. Şirket ortaklarının çocukları belli bir plan dahilinde profesyonel bir planla şirkete dahil edilmesi gerekirken çekememezlik ve ego savaşları buna engel oluyordu.  
Bu arada Teoman’ın 3 çocuğu oldu, 15 yıl kadar evli kaldı ama hayatı planladığı gibi gitmedi. Teoman ekonomik kriz yaşanan bir senede çalıştığı iyi maaşlı işini de kaybetti ve daha az maaşlı bir işe girdi. Bir süre sonra daha önce ayrıldığı aile şirketi de iflas etti ve ailesi herşeyini, tüm malvarlığını kaybetti. Anne ve babası adeta sıfır noktasını gördü. Bu durum tüm ailesi ve Teoman için bir felaketti, büyük bir travmaydı ama beklenen bir sondu. Beklendiği halde yine de çok acı çekildi. Yetmiyormuş gibi bu kötü günlerinde karısı da ortada 3 çocuk olmasına rağmen boşanmak istedi ve dava açtı. Bu arada yaşadığı travmanın etkisiyle bir süre evlilik kurumuna olan inancı sarsılsa da yine de evlilik bilincine sahip, farkındalığı yüksek doğru kişiler ve iyi insanlar için bu kurumun olması gerektiğini düşündü. Gençken yaptığı yanlış seçimin farkına işte o kötü gününde vakıf oldu. Şimdi bedel ödeme zamanıydı işte. Gerçek, evlilik kurumunun kötü olması değildi. Gerçek olan evlilik için farkındalık ve bilinçli olmanın ne kadar önemli olduğu ile hayattaki seçimlerimizin mutlaka bir karşılığı olduğuydu. Tabii bir de kader faktörü vardı. Çünkü kontrol edemediği birçok olay üst üste gelmişti. Bu süreçte anne ve babası ile hep temas halindeydi. Babasının iflası sırasında ve çok sıkıntılı geçen boşanma sürecinde herkes birbirine çok destek oldu.
 Teoman’ın zor zamanları atlatması tabii ki kolay olmadı, insan öyle zamanlarda sık sık hayatının muhasebesini yapıyordu ama o zamana kadar kendine yaptığı eğitim ve kitap okuma yatırımları sayesinde belli bir farkındalık ve en önemlisi Allah’ın yardımı ile zorluklarla mücadele etmeye gayret etti. Kitaplarda okuduğu bazı yaşam halleri tam da başına gelmişti. Dünya hayatı bir sınavdı ve öteki dünyaya inanan insanlar için kontrol edemediği olaylarla ilgili durumuna razı olmak yani tasavvufi ifadeyle tevekkül etmek, Yaradan’a bize hayatta verdikleri için şükretmek ve sürekli şükür halinde olmak çok önemliydi.
Çocukları için iyi bir baba olmaya çalışan, maddi-manevi elinden gelen her desteği vermeye çalışan ama engelleyemediği olaylar sebebiyle belli aralıklarla biraraya gelip vakit geçirse bile onlardan genelde ayrı kalmanın acısını da yaşayan Teoman şimdi çalışma hayatına, hayat mücadelesini sürdürmeye, uzaktan da olsa babalık görevlerini yerine getirmeye devam ediyor.
Kıssadan hisse: Siz siz olun aman evlenirken, eşinizi ve evlilik yaşamınızla uyumlu olacak şekilde (uyumdan kastım karınıza veya kocanıza ayıracak normal bir zaman dilimi olabilmeli. Sadece çalışıp evinize, eşinize, çocuğunuza zaman ayıramaz durumdayken evlilik hayatı yürümez!) işinizi seçerken dikkat edin. Özellikle eş seçiminde tarafların hayat görüşleri, ahlak anlayışları, idealleri, dindarlık dereceleri, içki ve/veya sigara içip içmedikleri, hatta bazen siyasi görüşleri çok önemli olabiliyor ve bu konulardaki uyumsuzluk çiftlerin birbirine ilk aşık olduğu zamanlarda ve senelerde değil evliliğin ilerleyen dönemlerinde “aşk etkisi” geçtikten sonra sorun olmaya başlıyor ve boşanmaya kadar giden süreç işte o zaman başlamış oluyor. Evet aşkın gözü kördür ama bilinç ve farkındalığınızı mümkün olduğunca arttırarak kendiniz için doğru seçimleri yapmaya gayret edebilir, kendiniz için doğru kişiye aşık olmanın ortamını hazırlayabilirsiniz. Önce hayattaki amacınızı iyi belirleyin. Allah’tan ne istediğinizi bilerek, bilincinde olarak hayırlısını isteyin ve özellikle de yapacağınız eş, iş ve arkadaş seçimlerinizin bu amacınıza uygunluklarından emin olun.
Konuyla ilgili peygamberimizden aslında erkekler için de geçerli olabilecek bir hadis-i şerif. Resulullah (sav) buyurdular ki:
"Kadın dört hasleti için nikahlanır: Malı için, soyu için, güzelliği için, dini için. Sen dindarı seç de huzur bul."
Kütübü Sitte, Hadis No: 5626  Ravi: Ebu Hureyre

16 Mart 2016 Çarşamba

STRES VE DEPRESYON


           Günümüz yaşam biçiminin insanoğlunun karşısına çıkardığı büyük ve yaygın problemlerinden biri de depresyon. Aslında bu problemi ortaya çıkaran şey kontrol edilemeyen dış faktörlerden çok insanların kendi doymak bilmeyen arzuları, hırsları, istekleri, egoları.

            Tükettikçe, harcadıkça, daha fazlasına, daha güzeline, daha yakışıklısına, daha zenginine, daha büyüğüne, daha lüksüne, daha pahalısına sahip olunca mutlu olacağını zanneden insanlar gerçekte “bu daha”’lara sahip olabilmek için büyük stres yaşıyorlar. Başarısız olma, kendini beğendirememe, mevcut parasını ve konumunu, güzelliğini, yakışıklılığını kaybetme korkusuyla sürekli daha fazla çabalayan insan bir noktaya geliyor, hafif yorulur gibi, biraz düşünür gibi oluyor, hayatı bir an sorgular gibi oluyor ve işte o anda bazı şeylerin farkına varıyor. Derin düşüncelere dalıyor. 
 
 
            İş sahibi bir işadamı/işkadını veya kariyer yapan bir çalışan olarak sürekli daha çok kazanmak, daha iyi bir pozisyona gelmek veya daha fazla iş hacmine ulaşmak için bir hedef peşinde gece gündüz çalışan insan arkadaşlarını, yakınlarını, akrabalarını, varsa sevgilisini, eşini, çocuklarını ihmal edebiliyor. Çoğu zaman evlenmeye veya bir aile kurmaya vakit bile bulamıyor. Popüler kültürün, çevrenin beynine enjekte ettiği tarzda hayattaki en önemli şeyin para ve özgürlük olması; arkadaşlarıyla geceleri özgürce dışarı çıkıp kafayı çekip eğlenebildikten sonra, sevgili edinip sorumluluk almadan (evlenmeden) ara sıra gecelik ilişki yaşayabildikten sonra, rahatça gezip istediği yerde tatil yapabildikten sonra ondan mutlu insan olamayacağı düşüncesi belki de insanları tuzağa düşüren bir yaklaşım. Bu hayat tarzı ile insan tüketebildiği kadar tüketiyor, bu adaletsiz dünyada eğlenebildiği kadar eğleniyor ve alabildiği kadar haz almaya çalışıyor. Fakat çok tüketmek, istediği şeyi alabilmek, delice eğlenmek, sarhoş olmak, büyük haz almak mutlu olmak mı demek? O arkadaşlarınız gerçek arkadaşlar mı? İyi insanlar mı? Kötü gününüzde, parasız kaldığınızda arkadaşınız veya sevgiliniz gelip hal hatırınızı soracak mı acaba? Bir eksiğinizi, ihtiyacınızı gidermek için para yardımı yapacaklar mı dersiniz? O kötü gün gelmeden hiçbir zaman bilemeyeceksiniz! 

            Ya da bir adım ileri düşünüp aile olmanın ve daha düzenli bir hayat sürmenin önemine inanıyorsunuz ve evlenip çoluk çocuk sahibi oldunuz diyelim. Bekarken veya yeni evliyken yeten 1+1 odalı eviniz yeterli gelmeyecek, 2+1 veya 2 çocuk düşünüyorsanız 3+1 odalı evlere geçiş yapmak isteyeceksiniz. Bu da daha fazla çalışmanızı, daha fazla kazanmanızı gerektirecek. Çocuklar okul çağına geldiğinde iyi eğitim almasının başka türlü olamayacağına inandığınızdan cep yakan fiyatlarla özel okula vermek isteyeceksiniz. Maaşlarınız veya işyeri sahibiyseniz geliriniz özel okul giderlerine; daha iyi marka daha büyük otomobile, daha iyi restoranlarda yemek yemeye; daha lüks marka giyinmenize; ev işlerini yaptırdığınız, çocuk baktırdığınız hizmetlilere; yazın daha lüks otellerde ailecek tatil yapmaya yetecek mi? Robot gibi %100 verimle mükemmel performans gösterip gereken parayı karı koca veya kadın çalışmıyorsa tek başına çalışan veya işyeri sahibi olan erkek kazanıyorsa hiç sorun yok. Ama bu çarkın hatasız ve kusursuz dönebilmesi için insanlar çok yoğun, çok büyük bir stresle yaşıyorlar, adeta hayatta ölüm-kalım mücadelesi veriyorlar. Dedim ya bu düzende hayatı sorgulamaya, ben ne yapıyorum diye kendi kendinize sormaya, hayatın anlamı üzerine düşünmeye hiç vaktiniz yok. En önemlisi de insan ruhuna en faydalı şeylerden biri olan şükretmeye, elindeki sahip olduğu şeyler için Allah’a şükretmeye, ibadet edip huzur bulmaya nedense hiç vaktimiz yok. Veya yokmuş gibi geliyor. Adeta daha fazla harcayarak, tüketerek hayatta kalmaya çalışan köleler gibiyiz ama görünürde hiçbir kamçılı efendi yok. Gönüllü ve bu şekilde hareket etmeye istekli modern köleleriz aslında. 

Kamçılardan biri egolarımız ve bitmek, tükenmek bilmeyen daha fazlasına sahip olma isteği. Başka bir kamçı ise belki bilinçaltımıza kadar işleyen TV, sinema, internet, gazeteler, dergiler ve diğer tüm iletişim mecralarında gördüğümüz rol model olan mankenler, oyuncular, başarılı işadamları veya CEO’lar kadar güzel, yakışıklı, seksi, kendine bakan, fit vücutlu ve zengin olmak. Sanki herkes iş ve özel hayatında bu kadar başarılı ve şanslı olmak zorunda. Fakat hayat öyle değil işte. Kimisi aileden zengin doğuyor, kimisi fakir. Kimisi güzel, yakışıklı, kimisi çirkin. Kimisi başarılı, zeki, çok kabiliyetli; kimisi başarısız, daha az akıllı veya daha az kabiliyetli. Kimisi normal, kimisi özürlü. Ama herkes için durumuna göre yapabileceği bir şey var. Her tür insan, her olasılık mümkün bu hayatta.
 
  
İşte tüm bu yaratılan beklentiler belki de tarihte hiç olmadığı kadar stres yüklüyor insana ve azı faydalı olan stres bir problem olarak bu noktada karşımıza çıkıyor. Elimizdekileri, sahip olduklarımızı kaybetmekten, hayat standardımızın aşağıya düşmesinden ödümüz patlıyor. Bu noktada şunu belirtmeliyim. İslami kaynaklarda araştırdığınızda göreceksiniz. Dünya için çekilen bütün korkular (tabii inananlar için) şeytanın vesvesesinden (endişe vermesinden) kaynaklanır. “Fakir düşerim, yalnız kalırım, açlık çekerim, ben tek başıma ne yaparım, ileride kime sığınırım, çoluk çocuğun başına neler gelir” tarzı düşünce, endişe ve korkular şeytandan ve “nefis” adı verilen insanın egosundan kaynaklanır. Halbuki Kur’an-ı Kerim’de Yunus Suresi 62. Ayette şöyle buyuruluyor: “Dikkat edin, Allah dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.” 
 
İşte insanın depresyona girebileceği ortam da işini kaybettikten veya iflas ettikten sonra parasız kaldığı bir anda, özellikle maddi sıkıntı veya bir aldatma vakası başta olmak üzere farklı nedenlerle oluşan boşanma sürecinde, çok başarılı giden bir kariyer sürecinde aşırı çalışıp yorulmaktan kaynaklanan ruhi tatminsizlik sonucu, işyerinde maruz kalınan bir mobbing veya taciz sonucu, anne-baba veya çocuk gibi birinci derece bir akrabanın ani vefatı gibi hayatın dönüm noktalarında oluşabiliyor.  
 
 
 Bu sıkıntılı durumlar ise imanın, Allah’a gerçekten inanmanın kazandırdıklarından, sürekli şükür halinde olmaktan, elindekilerle yetinip kanaat etmekten uzak yaşamanın bir sonucudur aslında. Ama Allah’a inanmak, Müslüman olmak depresyonu engeller de denemez. Çünkü sözde çoğunluğu Müslüman olan ülkemizde dindar olanlar veya görünenler arasında da gözlemlerime göre ciddi oranda depresyon görülmektedir. İşte bu da aslında o kişinin gerçekten dininin felsefesini tam anlamadığı, birçok konuda eksiklerinin olduğu, inancının, imanının tam olmadığı anlamına gelir ki temelde bazı şeyleri bilen bu durumdaki kişiler inandığı şeyin tam özünü kavrayıp sözde değil özde, lafta değil uygulamada da gerçekten iman edip tevekkül etmeyi başardığında depresyondan kurtulması daha kolay olacaktır. Ama depresyona girmiş kişilerin mutlaka uzman bir psikolog veya psikiyatrdan yardım alması önemlidir. Herkes bu durumdan tek başına iman gücüyle kurtulamayabilir. Zaten o kişinin imanı gerçekten güçlü olsa genelde depresyona girmez. Konuyla ilgili şu yazıyı da ilginç bir bakış açısı sunması açısından okumanızı tavsiye ederim. 
 

Diğer taraftan yardım alınacak psikoloğun veya psikiyatrın seçimi de ayrı bir önem taşımaktadır. Yine gözlemlerime göre ülkemizde iki tür psikolog ve psikiyatr var. Birinci gruptakiler sadece ABD ve Avrupa yani Batı dünyasının kültür değerleri ve normlarıyla çözüm üretenler, ikinci gruptakiler ise birinci gruptaki bilgileri bilmekle beraber bunu ülke insanının islami ve tasavvufi kültürüyle harmanlayıp çözümü bu şekilde üretenler. Küçük bir örnek vermek gerekirse örneğin birinci gruptakiler bireyi, bireyselliği batı kültüründeki gibi aşırı kutsarlar ve boşanmayı düşünen birine “Önce sen, sen, sen mutlu olmalısın” diye aşırı vurgu yaparlar. “Sen mutlu olmazsan çocuğuna, eşine mutluluk veremezsin” felsefesini ön plana çıkarırlar. Çocukların durumunu, hissedeceklerini, aile olarak kalabilmenin kıymetini neredeyse göz ardı ederler. Bu da belki yuvayı kurtarabilecekken kişilerin çok daha kolayca boşanma kararı almalarına yol açabilir. Bu şekilde psikologlarının tavsiyesiyle çok hızlıca boşanma kararı alan en az iki arkadaşım oldu. Sonradan pişman olup eşine geri dönmek isteseler de dönemediler. İkinci gruptakiler ise kişinin bireysel mutluluğu ile çocukların ruh halini, aile olarak kalabilmenin değerini biraz daha eş tutarlar. Çünkü toplumumuzun değerleri ve boşanmış kadına veya erkeğe bakış açısı ile dinimizin bireyi değil aile olmayı, sağlıklı ortamda çocuk yetiştirmeyi kutsayan yaklaşımını da dikkate alırlar. Belki de kişi boşandıktan sonra umduğu mutluluğu bulamayacaktır. Yuvanın kurtulma ihtimali ve eşlerin birbirine uyum sağlaması mümkünse en azından bunu ilk gruptakilere göre daha fazla denemeye meyillidirler. Tabii ki ümit görmedikleri bir vaka ise onlar da direk olarak boşanmanın en iyi çözüm olacağını söyleyeceklerdir.  

Yukarıda bahsi geçen sebeplerin sonucu oluşan aşırı stresin neden olduğu depresyondan korunmak için ise huzurlu, sakin bir yapıya, rahat, güvenli ve endişelerden uzak bir psikolojiye sahip olmak gerekir. Bu da ancak Allah’a gerçekten inanmak, iman etmek ve Allah’ı dost edinmekle mümkündür. Allah’a gerçekten sonsuz bir güven duymak, hayat mücadelesine doğruluk ve dürüstlükten, iyi insan olmanın gerektirdiği şeylerden taviz vermeden gayretle devam etmek ve işin sonucunu da Allah’a havale etmek yani tevekkül etmek kanaatimce bu sıkıntıların en etkili ilacıdır.  Yine konuyla ilgili şu yazıdan da faydalanabilirsiniz.
 
 

 Bakın Hz. Mevlana’yı etkilemiş olan İslam alimi ve mutasavvıf Şems-i Tebrizi ne demiş: “Sen darda olduğun vakitlerde, sana bahşedilmiş olanlarla elinden geleni yaparsın, en güzel çareleri düşünürsün, uygularsın. Fakat yine bir şeyler olmuyorsa, kendini yerden yere vurman, iyi bir durum değildir. Direnmekle, kendi iç huzurunu bozarsın. Sabırla uygula sana verilmiş olanları, o anki imkanlarınla… Teslim ol demek, elin kolun bağlı otur demek değildir. Sadece her imkanı denediğin halde olmuyorsa, onda senin için belki daha değişik güzellikler olacaktır veya senin için hayırlısı neyse o olacaktır. Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmayacağını?”

8 Mart 2016 Salı

EVLENMEK Mİ? EVLENMEMEK Mİ? EVLENMEK ŞART MI?


            Evlilikle ilgili bugüne kadar çok yazı yazılmıştır ama ben de kendi açımdan bu konuya değinmek istedim. Toplumumuzda adet olarak benimsenen şey erkeğin okuduğu okulu bitirip askere gittikten ve bir iş sahibi olduktan sonra hemen evlendirilmesi yönündedir. Kızlar için ise eskiden üniversiteye gitmeyecekse lise biter bitmez, üniversiteye gidiyorsa üniversite biter bitmez evlendirmeye çalışma eğilimi varken şimdilerde kızlar için de okuduğu okulu bitirip bir iş sahibi olduktan sonra evlendirilmesi yönünde bir değişim olmuştur. Bu durum yaşanan toplumsal ve ekonomik değişimin neticesinde oluşmuştur. Bu şekilde evlilik zamanı gelenlere aile, eş, dost, akraba ve hatta evli arkadaşlar evlilik için yoğun propaganda yapmaktadır. 

            Peki bu iyi bir şey mi? Yoksa kötü bir şey mi? Bana kalırsa bir açıdan bakıldığında iyi, başka bir açıdan bakıldığında ise kötü. “Nasıl yani?” dediğinizi duyar gibiyim. Gözlemlerim şöyle: Öncelikle konuyu farklı bakış açıları nedeniyle ikiye ayırmak gerekiyor. Birinci grup evlilik öncesi cinsel ilişki yaşamaya karşı olmayanlar ve özgür yaşayıp “Bu beden benim bedenim, benim yaşam tercihim, istediğim zaman istediğimle dilediğim hazzı yaşarım” felsefesinde olanlar. İkinci grup ise evlilik öncesi cinsel ilişki yaşamaya karşı olanlar ki bunların da kimi dini inançları nedeniyle kimiyse inandıkları etik değerleri/prensipleri nedeniyle veya aileleri öyle istediği için, mahalle baskısına maruz kalmamak için bu tercihi yaparlar. 

            Birinci gruptakiler için ilgili zaman geldiğinde evlilik için acele etmenin aslında çok bir manası olmuyor. Çünkü önceki yazılarımda da belirttiğim üzere evliliğin %50’sini oluşturduğuna inandığım cinselliği nasılsa istedikleriyle kafalarına göre yaşayabiliyorlar. Evlenip sorumluluk almaya, özgürlüklerinin kısıtlanmasına, eşi olacak kişiye yaşamıyla ilgili hesap vermeye ne gerek var ki? Bu gruptakiler ancak kendilerini yalnız hissediyorsa, yalnız yaşamayı sevmiyorlarsa, gecelik, geçici ilişkilerden artık manen tatmin olmuyorsa, birine gerçekten bağlanmak istiyorsa veya çocuk yapma niyeti varsa evlenmek isteyebilir. Bunları hissettikleri veya istedikleri yaşlarsa genelde 30-35 yaşlarından sonra oluyor. O yaşlara kadar da vur patlasın, çal oynasın tabii. Bu şekilde yaşamaya alışmış, yani sürekli çiçekten çiçeğe konan arı misali yaşamış yine o yaşlardaki erkek bir şekilde evlenmeye ikna edilse bile artık durulur mu? O hayatı bırakıp artık sadece ve sadece tek bir çiçekle, hem de ömür boyu idare edebilir mi? Eşiyle nisbeten cinsel aktivitelerinin sınırlandığı bir hamilelik döneminde, ciddi bir sıkıntı veya anlaşmazlık, geçimsizlik halinde hoop kendini yatakta çok marifetli saydığı eski sevgililerinin birinin yanında bulma riski yok mudur?  

Veya kadın tarafı ansızın, çocuğu olmadan evliliğiyle ilgili ciddi bir problem yaşadığı, ne bileyim mesela erkeğinden yeteri ilgiyi göremediği, ihmal edildiğini düşündüğü bir sırada kendini yanında iyi hissettiği ve yatakta da iyi olduğunu bildiği; geçmişte evlenmeye bir türlü ikna edemediği eski sevgilisinin yanında bulabilir mi? İşte birinci gruptakilerin hayatta karşılaşabilecekleri aldatma riskleri bu şekilde olabilir. Diğer taraftan bu grupta olup da inandığı etik değerlere veya evlilik bağına, evlilik kurumuna yürekten inanmış kimse yok mudur? İlla ki vardır ama sayıca az mıdır, çok mudur bilemem. Niyetim kesinlikle yargılamak, önyargıyla yaklaşmak değil. Ama bilirsiniz insanların alışkanlıklarını değiştirmesi çok zordur ve karşınıza işte o “iyi insan” çıkmamışsa yandınız demektir. Ayrıca 30-35 yaşlarına kadar hem cinsel anlamda hem de ilişkideki iletişim ve beklentileri bilme anlamında çok deneyim sahibi olmanın evlenecek eşi seçmede, kendisi için doğru kişiyi bulmada kişiyi avantajlı duruma getireceğini varsayanlar var ve haklı da olabilirler. Tartışmaya açık bir konu bu. Ama benim gözlemlediğim, bu gruptakiler çoğunlukla ileri yaşlara kadar keyfince yaşadıktan sonra kendilerini her manada tatmin edecek doğru insanı bulamıyor, evlenemiyor ve çocuk sahibi olamıyor. Akrabalarının çocuklarıyla çok ilgilenip teyze, hala, amca veya dayı olarak çocuk sevgilerini gideriyorlar. Yalnız yaşayıp yalnız ölüyorlar. Bu da bir hayat tercihi tabii. Kim karışabilir, yargılayabilir ki?

            İkinci gruptakiler için ise ilgili zaman geldiğinde evlilik için acele etmenin çok büyük faydası vardır. Çünkü yaşıtları kendilerine göre çok daha erken yaşlarda cinsellikle tanışmış, bunun havasını atarken kendileri seçimleri gereği evleninceye kadar kendilerini ilk defa beraber olacakları eşleri için muhafaza etmişler ve çoğu Allah için sabretmişlerdir. O sabır ki hele ki günümüzde ne yüce, ne zor bir sabırdır o. Bu gruptakiler tüm yazılı ve görsel medyada, internette ve kimi arkadaş sohbetlerinde yoğun şekilde cinsellik, seks uyaranlarına maruz kalmalarına rağmen sabretmişler ve korunmuşlardır. Hatta çoğu zaman şeytanın özellikle gençlere “Ulan oğlum/kızım manyak mısın sen? Seks bir ihtiyaç, müthiş bir zevk. Kendini niye bu zevkten mahrum bırakıyorsun ki? Ayarla kendine bir kız/erkek, doya doya yaşa. Hayatın keyfini çıkar işte. Şu zamanda bekaretin ne önemi var? Hem çoğunluk da böyle yaşamaya başladı. Bekaret oranda değil kafandadır” diye vesvese vermesine karşın nefislerinin yoldan saptırıcı isteklerine karşı durabilmişlerdir. Her şeyden önce Allah’ın emrine karşı gelmekten korkmuşlar, ahlaklı olmanın erdemine inanmışlardır. İnsan olmanın, “iyi insan”, “kamil insan” olmaya çalışmanın peşindedirler. Bu yolda nefisleriyle, şeytanla ve kimi kötü niyetli arkadaşlarıyla savaşmakta, mücadele etmektedirler.
 
 
           “Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara layıktır. O temiz olanlar iftiracıların söyledikleri şeylerden uzaktırlar. Onlar için bir bağışlanma ve bolca verilmiş iyi bir rızık vardır.” (Nur Suresi, 26. ayet) 

“Şüphesiz müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mü'min erkeklerle mü'min kadınlar, itaatkar erkeklerle itaatkar kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah'a derinden saygı duyan erkekler, Allah'a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah'ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.” (Ahzab suresi, 35. ayet) 

“Zina etmiş erkek, ancak zina etmiş olan veya Allah'a ortak koşan bir kadınla; zina etmiş kadın ise, zina etmiş olan veya Allah'a ortak koşan bir erkekle evlenebilir. Bu, mü'minlere haram kılınmıştır.” (Nur Suresi, 3. ayet) 

Dolayısıyla bu ikinci grup için evlilikte mümkün olduğunca acele etmek erdemli bir yaşantı için birinci derecede önemlidir. Aksi durumda insanın kendini ne kadar süre daha günaha girmekten, zina yapmaktan koruyabileceği bilinemez. Genelde anne-babalar da bunu bildiği için çocuklarını şartlar oluşur oluşmaz bu yüzden ivedilikle uygun bir adayla evlendirmek isterler. 

Buraya kadar iki gruba ayırdığım bakış açılarından bahsettim. Yazının başında evlilik zamanı gelenlere aile, eş, dost, akraba ve hatta evli arkadaşlar tarafından evlilik için yoğun propaganda veya baskı yapılmasının iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi olduğunu sorgulamış; bana kalırsa bir açıdan bakıldığında iyi, başka bir açıdan bakıldığında ise kötü demiştim. Mümkün olduğunca erken evlenmenin ikinci gruptakiler için neden iyi ve önemli olduğunu açıklamaya çalıştım. Umarım anlatabilmişimdir. Fakat işin farklı bir yanı daha var. O da kötü görünen veya dikkat edilmezse kötü sonuç doğurabilecek yanı. Olayın bu yönü hem birinci hem de ikinci gruptaki felsefe ile yaşayanlar için aynı. 

Evlenme yönünde kendini baskı altında hisseden kızımız veya erkeğimizin bu kararı alırken yaptığı bazı hatalar var ve bu hatalar onların bir ömür veya şanslılarsa uzunca bir dönem boşanma nedeniyle mutsuz olmalarına yol açabilir. Ayrıca iyi niyetle evlilik baskısı veya propagandası yapan yakınlarımız maalesef çoğu zaman işin bu boyutunu çok düşünmeden sadece biran önce evlendirmeye odaklandıklarından bizi hataya sürükleyebilmekteler. İşte size baskı altındaki bir kızın feryadından bir örneği şu yazıda bulabilirsiniz.
 
Konuyla ilgili yaşı büyük ve dolayısıyla tecrübesi ve görmüş geçirmişliği de çok olan büyüklerimiz (dedelerimiz, ninelerimiz…vb.) varsa şanslı olabiliriz. Ama bazılarımız o büyüklerimizin bazı söylediklerini belki de “Artık çok yaşlılar, zaman değişti” diye düşünerek yeterince önemsemiyoruz. Hataya neden olan düşünceler ise şöyle: 

1)     “Hayat görüşlerimiz farklı olsa da aşkımız bunun üstesinden gelir. Nasılsa ileride değişir”


İşte en en çok yapılan hata. Hiç kusura bakmayın değişmez!!! Değişmeyecek!!! Böyle bir durum varsa mümkünse ilişkiye başlamayın, kör kütük aşık olmadan bu sevdadan vazgeçin. Kaçın kurtulun. Arayışınızı sizin gibi düşünenler arasında sürdürün. Yoksa başınız yanacak, hayatınız mahvolacak. Söylemedi demeyin.  

Aşık olduğunuz sırada birçok bilim adamının da iddia ettiği üzere aklınız tam yerinde değil, bir çeşit delilik hali yaşıyorsunuz ve algılarınız aşık olduğunuz kişinin olumsuz taraflarını görmeye kapalı. Aşırı mutlusunuz, içinizde mutluluk hormonları atom bombası gibi patlıyor. Çiftimizin arasında bir de müthiş fiziki çekim varsa o güzel kıza, o yakışıklı erkeğe biran önce kavuşmak (başka bir deyişle en kısa sürede yatağa atmak J ) ve birlikte yaşamak için can atıyorsunuz. O sırada yaşlı bir büyüğünüz ailelerin birbiri ile tanışması sırasında durumu fark edip “Aman dikkat et oğlum/kızım. Emin misin?” gibilerden sizi uyarmaya çalışsa bile dikkate alınmaz. Halbuki evlenip emelinize ulaştıktan sonra “aşk etkisi” geçtiğinde yavaş yavaş problemler açığa çıkmaya başlıyor.  

Çiftlerin hayatla ilgili bazı konuları evlenmeden önce konuşması ve uyumlu olup olmadığını anlamaya çalışması gerekir. Nasıl konular mı?
a)      Çiftimizin her ikisi de aynı inanca mı sahip? Mesela ikisi de ateist mi? Veya Müslüman mı? Hristiyan mı? Aynı inançta olmayan çiftlerin farklılıkları aşmaları ne kadar hoşgörülü olsalar da çok zor oluyor.
 
b)     Aynı inanca sahip olsalar da acaba uygulamada farklılıklar çok mu? Mesela biri içki içerken diğeri ağzına hiç içki koymuyorsa (örneğin özel günlerde bile içmiyorsa) ciddi bir problem var demektir. Eğer eşlerden biri diğerine uyup içki içmeye başlamazsa veya içki içmeyi bırakmazsa özellikle doğum günü gibi, aileye yeni bebeğin katılması gibi, yılbaşı gibi büyüklerin de katıldığı özel kutlamaların yapıldığı günlerde çeşit çeşit problem yaşarsınız ve küçük gibi görünen sorunlar bir anda büyük aile kavgalarına yol açabilir. Ya da eşlerden biri biraz eğlenmek, rahatlamak istediğinde ve hep alıştığı üzere “Hadi gecelere akalım, bir mekana gidip içkimizi içelim, sarhoş olalım” derken, diğer eş “Yok artık. Güzel bir restorana gidelim, yemeğimizi yiyelim. Gezelim, dolaşalım. Yetmez mi? İçki içip sarhoş olmak istemiyorum” dediğinde yine ilişkiniz zarar görecektir. Bu tip hayat görüşü farklılıkları, yaşama ve hayattan zevk alma şekilleri birbirinden farklı çiftlerin yatak dışında beraber olmaktan zevk aldıkları, arkadaşlık yapabildikleri çok az şey olacaktır ve evlilik eninde sonunda çatırdayacaktır. Özellikle ailelerin de yoğun eleştiri bombardımanı, eşleri fitlemeleri ve hayat görüşü farklılıklarına dayalı tartışmalar çifti sıkar, bunaltır ve ama 3 sene, ama 5 sene, ama 10 sene sonunda mutlaka bir yerde patlar. O ilk evlenme dönemindeki çekim etkisi kaybolmuştur. Hayran olunan o güzel kız, o yakışıklı erkek gitmiş ve yerine son derece çirkef bir kız, çirkef bir erkek, canavarlaşmış kayınvalideler gelmiştir. İşte bittiğinizin resmidir. İlişkiniz bitme, tükenme noktasına gelmiş demektir. 
 
 
c)      Muhafazakar, dindar kesimde yapılan bazı evliliklerde ise dindar olmaları dışında eşlerden biri bir tarikat, cemaat mensubu olabiliyor ve bu sefer de daha sıradan Müslümanlara göre bağlı olunan tarikatın uygulamaları, hayatı yaşayış şekilleri, giyim tarzları çok çok farklı olabiliyor. Eşlerden biri diğerine bunu dayattığında anlaşmazlık olabiliyor ve kusura bakmayın biraz abartıyor olabilirim ama bir eş diğerini neredeyse kafirlikle, günaha girmekle filan suçlayıp rencide ediyor. Buyrun kolaysa çıkın şimdi işin içinden. 
 
 
d)     Çiftin ahlak ve cinsellik anlayışı birbirine uyumlu mu? Söylemek istediğimi çok iyi anlatan linkini verdiğim şu yazıdaki gibi milenyum kuşağı (hepsini aynı kefeye koymayalım, en azından bir kısmı için) anlayışı ile artık çok eşli yaşamak, canının çektiği ile yatmak, canı istediği zaman porno yayınlara takılmak normal; sadakat anlayışı ve tek eşlilik anormal mi? Bu konu da çok önemli ve eşler aynı yönde düşünmüyorsa evlilik de yürümez, ilişki de yürümez. 

2)     “Karakter farklılıkları çok sorun olmaz. Nasılsa ileride değişir”
            En çok yapılan ikinci hata. Yine kusuruma bakmayın, değişmeyecek! Hiç huylu huyundan vazgeçer mi? “İnsanın canı çıkar ama huyu çıkmaz” diye boşuna söylememiş atalarımız. Flört döneminde aslında bunu fark edersiniz ama aşktan gözünüz kör olmuştur ya. Göremezsiniz, idrak edip üzerinde ciddi ciddi düşünemezsiniz. İleride başınıza açılacak dertleri bir bilebilseydiniz, tahmin edebilseydiniz arkanıza bakmadan koşarak kaçardınız ama neredeee. 
 
 
            Eşlerden birinin aslında çok sinirli ve öfkeli olması bu kişi erkekse ileride şiddet görebileceğiniz anlamına gelebilir. Yok bu kişi kadınsa bu sefer de ilişkide baskın, dominant tarafın kadın olacağı anlamına gelebilir; sert tartışma ve kavgaların, tabak-çanak kırmaların öncü göstergeleri olabilir.

Eşlerden birinin havai, gezenti bir tipken diğerinin evde oturup daha sakin, öyle dışarıda dolaşmayı çok sevmeyen bir tip olması ciddi bir problemdir. 

Yine eşlerden birinin plansız ve anlık yaşayan biri olmasına karşın diğerinin çok hesaplı, planlı olması; önceden hazırlık yapmaksızın herhangi bir adım atmaması bir anlaşmazlık nedenidir. Benzer şekilde biri çok temiz, titiz, düzenliyken diğerinin çok dağınık, düzensiz ve pasaklı bir yaşam şekli olması büyük sıkıntı olacak demektir. Örnekleri çoğaltabiliriz ama evleneceğiniz kişiyle karakteriniz uyuşmuyorsa iyi arkadaş olamazsınız. Evet zıt kutuplar birbirini çeker ve belki bir süre birbirinizi tamamlayan bir ilişkiye sahip olabilirsiniz ama ilişkiniz ilerleyip eskidikçe bunlar çok göze batmaya başlar ve karakterler arasındaki uçurum büyükse bir noktada yine olumsuz gelişmelere yol açabilir.

3)     “Evlenilecek kadın, yatılacak kadın anlayışı”
 
 
 
 

              Maalesef kimi erkeğimizin evlilik için böyle ilginç düşünceleri var. Buna göre iyi aile kızı, helal süt emmiş, namuslu, anne olabilecek bir kadın bulunca beğenmese bile, fiziki çekim hissetmese bile, elektrik alamasa bile hemen evlenmek ister. Birçok örnekte de bu kızları anneleri bulur, evlenmesi için ısrar eder. Öyle ya, erkek nasılsa yatılacak aşüfte başka bir kadını her zaman bulabilir. Ama çocuğunu yetiştirecek, kendisini aldatmayacak, sadık, evine hizmet edecek bir kadını zor bulur. Fena halde çifte standart uygulaması olan bir anlayıştır bu. (Konuyla ilgili daha önceki yazıma bakınız: LİSELİ GENÇLİK HALLERİ,CİNSELLİK VE BEKARET ÜZERİNE
 
Bir kere biri evdeki çocuğunun annesi kutsal kadın, diğeri dışarıdaki yatakta iyi ve zevk aldığın aşüfte kadın olmak üzere ikili bir hayat sürdürmek etik bir davranış mıdır? Evdeki kadına yazık değil midir? Bu erkek göz göre göre eşini aldatmayı daha başından kafasına koymuş “iyi insan” tanımından çok uzak, ihanet içindeki biridir. Kaldı ki günümüzdeki çoğu kadının gözü de açılmıştır. Saf gibi görünen bu tarz ev kızları da şu iletişim çağında eskiden olduğu kadar saf değildir. Evdeki kutsal annenin aldatıldığını fark etmeyeceğini düşünen erkek büyük bir yanılgı içindedir. Eninde sonunda durum ortaya çıktığında ise ailenin dağılışına ve çocukların perişan olmasına tanıklık edersiniz.

Bu çifte standartçı uygulamayı, geri kalmış düşünce biçimini silin atın kafanızdan. Kafanızda nasıl bir kadın varsa, nasıl birini beğeniyorsanız o kadını bulmaya çalışın ve onunla evlenin. Annenizin her tavsiye ettiği kızla evlenmek için olaya balıklama atlamayın. Hem aile kızı, helal süt emmiş, namuslu, anne olabilecek bir kadın hem de fiziken çekim hissedeceğiniz, yatakta sizi mutlu edeceğini düşündüğünüz birini bulmadan da evlenmeyin. Aile kurumunu ayaklar altına almayın. Allah iyi kalpli, temiz kadınları bu tip erkeklerden korusun. Amin.

4)     “Flört döneminde veya görücü usulü oluyorsa evlilik öncesi çocuk sahibi olma, evlenince oturulacak yer, ev işi ve yemek yapma konularını ileride oturur konuşuruz, anlaşırız” diye düşünerek hafife alma.

Bu konular da günümüzde artık üzerinde çok iyi anlaşılması gereken konular. Eşlerin bu işleri nasıl paylaşacaklarına evlilik öncesi karar vermeleri çok önemli. Çünkü artık çoğunlukla erkek de kadın da çalışıyor. Kadın çalışacak olsa da çalışmasa da kanaatimce şu sorulara yine de cevap bulunması gerekiyor. Evlilik sonrası ev işleri paylaşılacak mı? Yemeği kim yapacak? Veya hatta yemek yapmayı biliyorlar mı diye de sorabiliriz J çünkü evleninceye kadar yemek yapmayı öğrenmemiş, poşet çaylar yüzünden çay demlemeyi bile bilmeyen çok kızımız var. Erkek de eğer öğrencilik döneminde yalnız yaşayıp yemek yapmayı öğrenmemişse, evleninceye kadar ailesinin yanında kalmışsa büyük ihtimalle yumurta bile kıramıyordur. İleride çocuk sahibi olunacak mı? Olunacaksa bakımı nasıl olacak? Anne çalışmayı mı bırakacak? Bakıcı mı tutulacak? Bakıcının ücreti çalışan kadının maaşından mı karşılanacak? Koca mı karşılayacak? Yoksa aile büyüklerinden biri mi bakacak? Aile büyüklerinden biri bakacaksa evlendikten sonra oturulacak yeri seçerken annelerden birine yakın olması diğer eşi rahatsız edecek mi? Yakın oturulacak anne, çekirdek ailemizin iç işlerine çok karışan bir tip mi? Mesela eve alınacak herhangi bir eşyaya karar verilirken kızını veya oğlunu istediği doğrultuda yönlendirip diğeri eşi çileden çıkarabilecek davranışları olan biri mi?...vb. gibi bu çerçevedeki bir çok soruya çiftlerin evlenmeden önce cevap bulup uzlaşmaları, kurulacak yuvanın uzun ömürlü olmasına büyük katkı sağlayacaktır.

Sonuç olarak demek istediğim şu ki evlilik bana kalırsa ne olursa olsun kutsal bir kurum ve erdemli, ahlaklı, seviyeli bir hayat sürebilmek için evlenmek şart. Ama evlenmiş olmak için evlenmek yanlış! Oğlunu, kızını, arkadaşını evlendirmek için, başını biran önce bağlamak için acele etmek yanlış! Önce bilinçli bir şekilde yukarıda bahsettiğim konularla ilgili kararlar verilmeli, kafalar net olmalı ki belki de tüm hayatınızı bir ömür boyu; hatta inanıyorsanız öteki dünyanızı da olumlu veya olumsuz etkileyecek olan eş, hayat arkadaşı seçimi doğru yapılabilsin, doğru kişiye aşık olabilmenin ortamı bilincimizde oluşsun ve evlilik korkulacak bir cehennem hayatı değil huzur ve mutluluğun hüküm sürdüğü bir cennet bahçesi olabilsin.
 
 
             Şayet evlilik gerekli bir şey olmasaydı Allah bizi erkek ve kadın olarak iki cins olarak yaratmazdı. Erkek ve kadın birbirinin eksiklerini tamamlar ve birbirlerine çok iyi birer hayat arkadaşı olurlar. Yaratılış nedenimiz farklı bir yazının konusu olabilir ama İslam’a inananlar için bu yaratılış ile Allah’ın muradı insanların kendisine öyle söylendiği veya nüfus kağıdında yazdığı için değil verilen akıl ile kendisinin varlığını araştırıp, okuyup bilgi edinerek keşfetmesi, ibadet etmesi; evlenip erdemli, ahlaklı ve “iyi insan” olma yolunda seçeceği, aşık olacağı eş ile hayat yolunda ilerlemesi, pişmesi ve nihayetinde de edindikleri bu bilinci çocuk sahibi olup kendilerinden sonraki nesle aktarmaları, onları da aynı şekilde yetiştirmeleridir.

1 Mart 2016 Salı

UZUN ÖMÜRLÜ BİR EVLİLİK İÇİN KİŞİSEL BAKIM, SPOR, SEKS VE BİRBİRİNE ZAMAN AYIRMANIN ÖNEMİ

 

 
Günümüzde, şu bilgi çağında muhtemelen gazetelerde, dergilerde, televizyonda, internette sıkça karşılaşıyorsunuzdur. Aman kendinize, vücudunuza iyi bakın. Yediğinize, içtiğinize dikkat edin. Şunları yiyin, şunları için, spor yapın, fit olmaya çalışın. Sağlıklı ve uzun yaşamak, stresten kurtulmak için bu tip tavsiyeleri basın yayın organlarından olduğu kadar belki arkadaşlarınızdan da duyuyorsunuzdur. Peki bunları “Nasılsa yapmam imkansız, vaktim yok, bana göre değil” deyip geçiştiriyor musunuz? Yoksa bu duyduklarınızın bir kısmını azimle uygulamaya çalışıp vücut formunuza dikkat edenlerden misiniz? 

Bekar yaşıyorsanız, ileride evlenmeyi veya bir ilişkiye girmeyi düşünmüyorsanız, sağlığınıza da o kadar önem vermiyorsanız, “Atın ölümü arpadan olsun” tarzı bir yaklaşımınız varsa tüm bunları bir kenara koyup kafanıza göre takılabilirsiniz. Ama evlenmek veya bir beraberlik yaşamak gibi bir planınız varsa veya hali hazırda evliyseniz, bir ilişkiniz, beraberliğiniz varsa size tavsiyem kesinlikle kişisel bakımınıza, görünüşünüze, kilonuza, giyim kuşamınıza dikkat etmeniz; mümkün olduğunca spor yapıp fit bir vücuda sahip olmaya çalışmanızdır. Yanlış anlaşılmasın, bunu bir saplantı haline getirin demiyorum ama ideale yakın olmak için sürekli çabalamak gerekir diye düşünüyorum. Neden mi? İşte size nedenleri. 

Öncelikle bana kalırsa bakımlı, güzel veya yakışıklı görünmek, kişisel temizliğine dikkat etmek, spor yapmak ve fit bir vücuda sahip olmak erkek için de kadın için de kendine saygının bir gereğidir. Kişi bu sayede kendine daha güvenli olur ve bu durum hem özel ilişkilerine hem de iş hayatına olumlu yansır. Birçok araştırma sağlıklı bir vücudun, spor yapmanın ruhumuzu da pozitif yönde etkilediğini, kendimizi daha iyi hissetmemizi sağladığını gösteriyor. Sakın bütün bunlar için çok para lazım diye düşünmeyin. Bunun için kimsenin çok paraya ihtiyacı yok aslında. Artık her gelir seviyesine uygun kadın ve erkek kozmetik ürünleri, giysiler var. Tüketim ürünlerine ulaşmak artık hem daha kolay hem de alternatifler fazla. Spor anlamında ise bir çift spor ayakkabı düzenli yapacağınız bir yürüyüş, jogging veya koşu için yeterli. İlla ki herkesin tenis veya golf oynaması, pahalı spor kulüplerine gidip yüzmesi gerekmiyor. Paranız varsa yaparsınız tabii ama spor yapmak için olmazsa olmaz şart değil.   

Diğer taraftan günümüz hayatı son derece rekabetçi ve insanlar çok erken yaşlardan itibaren cinsel uyaranlara maruz kalıyorlar. Küçük yaşlardan itibaren Barbie bebeklerle yetişen, güzel kadın örneği olarak onları örnek alan minik çocukları, sinema ve TV yoluyla örnek gösterilen aktör ve aktrisleri gözünüzde bir canlandırın lütfen. Beğenilen aktör, aktris ve şarkıcıların hayran kitlelerinin davranışlarını, toplum içine çıktıklarında onlara taparcasına yapılan tezahürat ve sevgi gösterilerini düşünün. Bunların hepsi adeta bir bilgisayar yazılımı gibi bilinçaltımıza işleniyor ve biz farkında olmadan birçok seçimi veya davranışı bilinçaltımıza yerleşmiş olan bu algılarımıza göre gerçekleştiriyoruz. Eskiden erkekler biraz daha rahattı belki. Güzellik ve bakım daha çok kadınlardan beklenen bir şeydi. Ama şimdi hem erkek hem de kadının hiç rahat olmamasının gerektiği, rekabetçi bir dönem yaşıyoruz. Çünkü herkes artık daha iyiye,  daha yakışıklıya, daha güzele sahip olmak istiyor. Sahip olduğuyla etrafında gördüğü arasında bir uçurum oluşursa o noktada sorun yaşamaya başlıyor. Neyse ben nedenlerimi sıralamaya devam edeyim ki ne demek istediğime biraz daha açıklık getirmiş olayım. 

Önce erkeklerden başlayım. Ülkemizde erkekler genelde bekarlıktan kurtulup evlendikten sonra kilo alma eğilimine giriyorlar. Kendilerine bekarken baktıkları kadar bakmamaya, hızla kilo almaya başlıyorlar. Eskiden sürdükleri kadar çok parfüm de kullanmayabiliyorlar. Kıyafet ve özellikle çoraplarını evin değişik yerlerine serpiştirip dağıtma gibi kötü huyları olabiliyor. Düzenli diş fırçalamaya eskisi kadar özen göstermeyenlere, hatta burun karıştıranlara da sıkça rastlamak mümkün. Bir de erkeğin kendine ait bir işi yoksa daha çok para kazanmak, evini geçindirip çocuğu veya çocukları için iyi bir gelecek hazırlamak isteyen ve kariyerine odaklanan erkeğimiz normalden fazla çalışmaya, mesaiye kalıp eve geç ve yorgun dönmeye başladıysa doğal olarak eşiyle seks yapma sıklığı da azalabiliyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Kısacası evlendikten sonra, özellikle de ilk 2-3 seneden sonra nasılsa kızı kaptım, artık benim oldu (sanki tapusunu aldı. Mal mı alıyorsun?) şeklinde rahat moda geçip hatalı bir şekilde başına gelebilecek olumsuz olayların fitilini ateşlemiş oluyor. 

Gelelim kadınlarımıza. Evlilik sonrası rahata erip kilo alma eğilimine maalesef kadınlarımızda da sık rastlıyoruz. Yine özellikle kadınlar için daha da önemli olan kişisel bakım, (yüz, bacak ve ayak bakımı dahil) cilt bakımı, oje ve makyaj gibi kendilerini eşlerine daha güzel, daha çekici gösterecek bir dizi çabadan yine özellikle ilk 2-3 seneden sonra veya çocuk sahibi olduktan sonra vazgeçebiliyorlar. Hatta erkeklerdeki gibi eşleriyle seks yapma sıklığı da azalabiliyor. Tamam, kadının üzerinde çok yük var. Hem çalışma hayatı hem ev işi hem de çocuklarla ilgilenirken kendi bakımını ihmal etmek zorunda kalıyor diyebilirsiniz. Ama bu, ilişki için üzücü olabilecek bir olumsuz gelişmeyi engellemeye yetmiyor maalesef. Bu durumda kadının ne yapıp edip sorumluluklarını eşiyle paylaşması, gerek ev işlerinde gerekse çocuk bakımında eşinden destek ve yardım alması gerekir. Zorla, tehditle değil ama tatlı bir dille kocasını ikna etmelidir. Çünkü Türk erkeğinin kodlarında, bilinç altında, yetiştirilirken genelde ev işi ve çocuklarla ilgilenilmesinin kadının görevi olduğu vardır. Hatta daha evlilik öncesinde bu tip konuları eşlerin birbiriyle konuşması, anlaşması gerekir diye düşünüyorum. 

Bunu kırmak kolay değildir ama artık kadın da çalışma hayatına girdiğine göre durumun eski zamanlara göre farklı olduğu uygun şekilde eşler arasında konuşulmalıdır. Kavga etmeden, iyilikle, güzellikle. Sonuçta kadınlar genelde kafalarına bir şeyi koyarsa eşlerine mutlaka yaptırırlar diye düşünüyorum. J Hatta tüm ilişkiyi kadın yönettiği halde evde sözü geçenin, her şeye karar verenin kendisi olduğunu zanneden çok koca tanıdım. J Böyle bilinçli ve becerikli kadınları da çok takdir etmişimdir. Boşuna dememişler “Yuvayı dişi kuş yapar” diye. Bence çok doğru bir laf bu. Bir o kadar doğru olan bir başka deyiş daha var: “Kadın erkeği vezir de eder, rezil de eder”.

Aslında bu iki deyişin birbiriyle bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Atalarımız bana kalırsa ilişkide esas belirleyici tarafın kadın olduğunu vurgulamışlar. Her ne kadar erkek ve kadın birbirini tamamlayıcı nitelikte olsalar da söz konusu olan ilişki, evlilik olduğunda sanki kadınlar doğaları gereği genelde erkeklerden daha olgunlar. Sonuçta erkeklerde olmayan annelik güdüsü bana kalırsa onları özellikle bu konuda biraz daha etkin, belki de üstün pozisyona getiriyor.  

Tabii, kadın çalışmıyorsa, erkeğin geliri de yeterliyse evde çocuk bakımı ve ev işlerinin yapılması konusunda kadının daha aktif rol alması mümkün. Bu durumda kadın para kazanmasa da yine dışarıda çalışmak kadar ağır bir yükün altında olduğu unutulmamalıdır. Yaptığı iş kesinlikle değersiz bir şey değildir (hatta kimine göre daha değerli, daha fedakar bir davranış) ve kadın bu şekilde hissetmemelidir. Erkek evde yine eşine yardım edebileceği, destek olabileceği şeyleri yapmalıdır ama çalışan karı-koca örneğindeki kadar da değil tabii. Diğer taraftan ev hanımı pozisyonundaki çoğu kadın günümüzde kendini değersiz ve kocasına bağımlı hissetmektedir. Çünkü tüm medya organlarında ev hanımlığı bir bakıma aşağılanmakta ve kadınlar iş hayatına girmeye teşvik edilmektedir. Halbuki çocuk yetiştirmek çok ciddiye alınması gereken zor bir şey. Her ikisi de çalıştığı için çocuğunu her sabah evde kültürünü tanımadığı bir Moldovyalı’ya, Rus’a, Uzakdoğulu’ya, şivesi bozuk köylü bir bakıcı teyzeye veya geliri iyiyse bir Fransız veya İngiliz mürebbiyeye bırakan çiftlerin vicdanları sizce rahat mı? Doğrusu bu mu? Bir anne için aslında sürekli yanında olup onu yetiştiremeyeceğini bile bile bir çocuk dünyaya getirmek, sırf bu dünyada benim de bir çocuğum olsun diye çocuk yapmak etik mi? Bu şekilde başkalarının kültürü, anlayışı ve konuşma tarzıyla yetişen bu çocuk gerçekte o çiftin çocuğu mu olmuş oluyor? Yoksa ana-babasının çocuk sahibi olma güdüsünü tatmin eden bir proje çocuk, “Child Development Project” veya “Child Raising Project” mi? Bana bir çocuğa bakacak kişinin ya onun öz annesi ya da hiç olmazsa birinci derece akrabası olan anneanne veya babaannesi olması daha doğru geliyor. Bu olamayacaksa çocuk dünyaya getirmek her nedense bana çok doğru gelmiyor ama yoruma açık bir konu bu tabii. 

 Kanaatimce bunun tek bir doğrusu yok. Eşler maddi durumları ve kişisel hayat tercihlerine göre çalışan bir karı-koca ilişkisi mi yoksa ev hanımı-çalışan koca ilişkisi mi kurup yaşayacaklarına kendileri özgürce karar vermeli. Toplum bu konuda A veya B seçeneğini seçmeleri konusunda baskı yapmamalıdır. Ama kadının günümüz koşullarında kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak koşulları oluşturması bloğumun ana fikri olan “iyi insan” ile değil de kötü denebilecek biri ile evlenmesi veya ilişkiye girmesi durumunda başına gelebileceklere karşı kendini korumasını ve kendi ayakları üzerinde durabilmesini sağlayacaktır. Kısacası hayattaki risklere karşı tedbir almış olacaktır. Bunu da dikkate almakta fayda var.

               Konumuza dönersek erkeklerin iş hayatı ve evi geçindirme kaygılarını; kadınların iş hayatı, ev işi, çocuk bakımı gibi sorumluluklarını bahane ederek kişisel bakımlarını, sporu, egzersizi, çekici giysiler giymeyi bırakıp görünümlerini ihmal etmeleri, birbirlerine daha az zaman ayırıp gittikçe daha az seks yapmaları ilişkilerin sonunu hazırlayan faktörlerdir. Tabii bunlar tek başına bir neden olmayabilir. Bir çift arasında karakter uyuşmazlıkları da olabilir ama unutulmamalıdır ki birçok kişiye göre evlilik veya beraberliğin başarısında seks uyumu ve cinsellik %50 etkiye sahip. Bu riski ortadan kaldırmak adına size naçizane tavsiyelerimi aşağıda bulabilirsiniz.

              Amacım sizi paranoyak yapmak, endişeye sürüklemek değil ama biraz abartarak bazı noktalara dikkatinizi çekmek istiyorum. Bahsedeceğim şeyler sonucunda tüm işyerlerinde bunlar oluyor, tüm çalışanlar böyle yapıyor diye düşünülmesin. Hala iyiler kötülerden fazla diyebilirim. Ama nasıl bir risk ile karşı karşıya olduğunuzu, nasıl bir ortamda yaşadığımızı kavramanızı; ilişkilerinizde bazı şeyleri küçümsememenizi ve bakımlı olup bakımlı görünmenin erkek için de kadın için de ne kadar önemli olduğunu anlamanızı amaçlıyorum.

               Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim tabii. Aşağıda belirtilen noktalara dikkat etmeniz sadece olası bir olumsuzluğa karşı tedbir almaktan ibaret. Yoksa siz bunları tam olarak yapsanız bile karşınızdaki kişi kötü ise, ahlaksız, etik yoksunu biriyse hiçbir işe yaramayacaktır. Kişinin manevi açıdan iyi bir insan olması, Allah’tan korkan biri veya etik yönü çok kuvvetli biri olması her şeyden önemli ve en azından böyleleri için bu çabaları sarfetmeniz boşa gitmeyecektir.    

ERKEKLER İÇİN TAVSİYELER:
    ·       Erkek düzenli olarak sporunu yapmalı ve kilosuna çok dikkat etmeli. Göbek bağlayan, pijamalı, böğründen kıl fışkıran klasik Türk erkeği görünümüne bürünmemeli. Unutmayın eşiniz muhtemelen çalışan bir kadın ve işyerinde filinta gibi fit vücutlu, düzenli spor yapan adamlar var. Hele bir de karınız yabancı bir şirkette çalışıyorsa çok yakışıklı, kendine gayet iyi bakan, spor yapan, fit vücutlu, evde partnerine yemek de pişiren Fransızlar, İtalyanlar, Amerikalılar…vb. olabilir. Onlar için bir gecelik, bir anlık kaçamaklar da çok normal, sıradan bir şey. Farklı bir heyecan. Hatta kendinden yaşça büyük, kocasından yeterli ilgi görmeyen kadınlara ve dullara tecrübelerinden yararlanmak için musallat olan bir grup genç erkek güruhu da oluşmaya başladı. Yani uyaranlar, kötü niyetliler çok. Ayağınızı ona göre denk alın.
 

 

 
·       Eşiniz ev hanımıysa aldatılma riskiniz daha düşük gibi görünse de unutmayın ki TV dizilerinde, filmlerde, gazete ve dergilerde, internette yeterince uyarana maruz kalıyorlar ve bilinçaltında sürekli onlarla mukayese edildiğinizi unutmayın. Ayrıca aldatmak isteyen ev kadını için tüm gün çok fırsat var. Siz zaten bütün gün iştesiniz. Artık eskisi gibi değil, kocasını aldatan kadınların sayısı çok daha fazla ve ne yazık ki saf kocaların ruhu bile duymuyor. Şurası bir gerçek ki kadın kocasının kaçamaklarını sezip yakalama konusunda ne kadar ustaysa erkek de karısının kendisini aldattığını anlama konusunda o kadar beceriksiz ve saf. Çünkü toplumumuzdaki yerleşik algı genelde hep erkeklerin eşlerini aldattığı yönünde, neredeyse bu normal karşılanıyor ama kadınların böyle şeyler yapabileceğine nedense çok ihtimal verilmiyor. Kadın genelde kutsal anne ve kocasına sadık bir eş olarak algılanır ve erkek de aldatılabileceğini hiç aklına getirmez. Her şeyden önemlisi bunu kabullenemez zaten. Unutmayın, devir eski devir değil artık. Bilgiye, iyiye, kötüye ulaşmak artık sadece bir tık veya ekran üstünde yapacağınız bir parmak hareketi uzağınızda. Gelişen bilgisayar, akıllı telefon ve internet yazılım teknolojileri insanlar için her şeyi çok kolaylaştırıyor. Eğer karınızla yeteri kadar ilgilenmiyorsanız ciddi risk altındasınız demektir.
 

 
 
 
 

 

·      Kişisel bakımına her zaman özen göstermeli. Evlilik sonrası kaç sene geçerse geçsin yakışıklı, fit vücutlu ve bakımlı görünmeye çalışmaktan vazgeçmemeli. Evdeyim diye pespaye giyinip karısının göz zevkini bozmamalı. Çoraplarını sağa sola bırakıp karısını gıcık etmemeli. Karısının gözündeki yakışıklı, bakımlı ve fit adam imajını bozmamalı.  

·      Ne olursa olsun evdeyim, rahatım diye alışkanlığı varsa burnunu karıştırmamalı. Kendisini karısının yanında bu şekilde küçük düşürmemeli. El ve ayak bakımına dikkat etmeli, ayakları kokmamalı. Ayak kokusu problemi varsa bunu gidermenin yollarını bulmalı ve her gece yatağa girmeden önce tedbiren yıkamalı.
 
·      Aynı şekilde gürültülü şekilde geğirmemeli ve odada veya yatakta poposundan nasılsa evdeyim diye öyle ulu orta gaz çıkarmamalı J Böyle durumlarda tuvalete gitmeyi tercih etmelisiniz.

·       Evliliğinin kaçıncı yılında olursa olsun seksten önce mutlaka dişini fırçalamalı, terliyse duşunu almalı, parfümünü sürmeli ve ön sevişmeye yeterli süreyi ayırmalı. Yani 5 dakikada Beşiktaş tarzı yaklaşım göstermemeli J Eşi kendisine değer ve önem verildiğini hissetmeli. Maalesef çoğu erkek karısının ilişkide gerçekten tatmin olup olmadığını kontrol etmez veya bununla uğraşmak istemez. Kendisi tatmin olmuşsa yeterlidir. Kadının tatmin olma süresi ve biçimi erkeğinden farklıdır ve erkeğin ilişkide buna dikkat etmesi gerekir. Uzun vadeli ve sürekli bir ilişkiniz, evliliğiniz olsun istiyorsanız cinsel ilişkide sizin kadar eşinizin de tatmin olması konusunda gereken özeni göstermelisiniz. Konuyla ilgili internette bir dolu yazı bulabilir, kendinizi bilinçlendirebilirsiniz.

·       Bebek varsa ve eşi de çalışıyorsa özellikle doğumdan sonraki ilk zamanlarda (özellikle ilk 8 ay) bebek izni sonrası bebek uyandıkça tüm gece bebeği pişpişleme ve uyutma işini -tabii emzirme durumu hariç- J toptan karısına bırakmamalı. Nöbetleşe bir şekilde 1 gece bir eş diğer gece diğer eş veya aynı gece sırayla bebek uyutma ve gaz çıkarma işlerini üstlenmeli ki iki eş için de uykusuzluk oranı aynı olsun. Evet bu dönemde şöyle rahat rahat bebek uyanıp bağırmadan seks yapmakta zorlanabilirsiniz ama bu geçici dönemi birbirinize destek olarak atlatabilirsiniz. Siz beraber olmak istedikten sonra bebek de buna çok engel olamaz. Bebeğin uyku düzeni ve davranış alışkanlığı belli oldukça çiftlerin birbirine nasıl ve ne zaman vakit ayırabileceği de ortaya çıkar.
 
·      Doğum sonrası karınız kilo aldıysa ve siz bu durumdan memnun değilseniz onu kilo vermesi ve vücudunun forma girmesi yönünde kırmadan, incitmeden, bunalıma sokmadan teşvik edin. “Amaan önemli değil sevgilim, istediğin gibi ye iç” diyerek yanlış yönde teşvik etmek eşinize ve kendinize yaptığınız en büyük kötülüklerden biri olur. Sonra “Karım da doğumdan sonra bidon gibi oldu yahu” diye karınızı iş arkadaşlarınıza şikayet etmeye başlarsınız ama iş işten geçmiş olur. Unutmayın onu hayat arkadaşınız olarak siz seçtiniz, evlendiniz, bir de çocuk yaptınız ve bir ömür boyu sorunsuz şekilde birlikte olmayı sağlayacak şekilde tedbir almak, eşinize karşı dürüst olup beklentilerinizi paylaşmak da sorumluluklarınızdan biri. Kolay değil öyle koca olmak, baba olmak! Hatta maddi açıdan imkanınız elveriyorsa gerekiyorsa destek olun, spor salonuna gitsin. Hatta siz de hafta sonları ona eşlik edip beraber spor yapsanız çok çok daha iyi olur. Size de faydası olur. Sonuçta o sizin biricik karınız ve hep güzel kalsın istemez misiniz? İmkanınız yoksa en kötü hafta sonları ve/veya iş dönüşü haftada en az 3 kere en az yarım saat ila 1 saat arası yürüyüş veya koşu yapacak şekilde bir egzersiz programı da yapabilirsiniz eşinizle. Ama tek başına spor yapmakla olmaz. Siz de eşiniz de yediklerinize dikkat etmeli ve aç kalmadan kilo verecek veya formunuzu koruyacak şekilde beslenmenize dikkat edebilir, gerekirse bir diyetisyenden yardım alabilirsiniz. Her daim bakımlı, güzel ve yakışıklı yanyana, formda bir çift olmanız fena mı olur? Düşmanlarınız çatlasın J

·       Erkekler genelde çoğu kadının gözünde odunluklarıyla veya öküzlükleriyle ünlüdür J ve bazı erkeklerimiz açısından haklılık payları olduğunu hadi itiraf edelim. Tamam yılbaşı veya sevgililer günü erkekler için net kapitalizmin türettiği özel tüketim ve para harcatma günleri. Ama erkek hiç olmazsa evlenme yıldönümleri ve karısının doğum gününde romantik sürprizler yapabilmeli, küçük de olsa hediye alabilmeli. Hadi ama o kadar da zor değil, gözünüzde büyütmeyin. Biraz kafa yorunca senede 2 defa yapacak bir sürpriz, alacak uygun bir hediye bulabilirsiniz. Akıllı telefonlar var artık. Önemli günleri ajandanıza alarm kurup kaydedebilirsiniz. Tabii özel günlerde sürekli “Tek taş yüzük isterim” diyen veya sadece pahalı hediyelerle tatmin olabilen bir karınız varsa Allah size sabır versin.

·      Yorgun olsa da eğer performansı çok etkilenmeyecekse karısının seks isteğini geri çevirmemeli. Gerçekten sorun olacağını düşünüyorsa da durumunu karısını kırmadan ve uygun bir üslupla anlatmalı.

HANIMLAR İÇİN TAVSİYELER:

·       Kadın da düzenli olarak sporunu yapmalı ve kilosuna, vücut formuna çok dikkat etmeli. Her ne kadar ülkemizde eskiden kalma “Bir dirhem et bin ayıp örter” diye bir deyiş olsa da, sınırlı sayıda erkeğimiz etli butlu hatunlardan hoşlansa da gerçekte bu sayı öyle çok değil. Kendinizi kandırmayın. İşyerlerinde bakımlı, fit vücutlu, kariyerinde hızla yükselmek isteyen güzel kadınlar çok. Erkeklerde olduğu gibi kocanız hele bir de yabancı bir şirkette çalışıyorsa birbirinden güzel ve bakımlı Avrupalı, Amerikalı, Rus…vb. kadınlar olabilir. Ülke içinde çalışmıyor olsalar bile onlarla çeşitli uluslararası bölge toplantılarında farklı ülke ve mekanlarda karşılaşıyor olabilir. Onlar için bir gecelik, bir anlık kaçamaklar da çok normal, sıradan bir şey. Farklı bir heyecan. Yani uyaranlar, kötü niyetliler çok. Ayağınızı ona göre denk alın. 
 

 
·      Türbanlı, kapalı giyinen ve muhafazakar bir kadın iseniz sakın ola ki “Eşim de nasılsa benim gibi muhafazakar bir aileden geliyor, kapalı giyiniyorum, az makyaj yapsam, az bakımlı olsam da yeterli. Beklentisi fazla olmaz” zannına kapılmayın. Bahsettiğim tüm maddeler sizler için de geçerli! Sonuçta erkek erkektir. Başkalarının yanında, toplum içinde edebe uygun giyinip davransanız da yatakta bambaşka, yaramaz bir kadın olmanıza engel bir durum yok. Kocanız da herkesle aynı çalışma ortamlarında bulunuyor. Belki kendi işidir, daha muhafazakar bir ortamda çalışıyordur. Yine de piyasaya çıktığında, yurt dışı veya yurt içi iş gezilerine gittiğinde, internette gezinirken aynı uyaranlara muhatap. Ayrıca zaten sadece helalinize, kocanıza karşı süslenip yaramazlık yapacaksınız. Çekinmenize gerek yok. Ev içindeyken ve sadece kocanız ile baş başa iken mini eteğinizi giyebilir, makyajınızı da yapabilir, seksi iç çamaşırları alıp kocanıza hoş görünebilirsiniz. Sonuçta siz rahibe değilsiniz, kocanız da rahip değil. Dinimizde ruhban sınıfı olmadığı gibi hacılara, hocalara, imamlara bile evlenme yasağı yok çok şükür. Zaten cinselliğin yasak olması insanın doğasına aykırı. Öteki türlü kocanızın sizde bulamadığı ve bir kadın olarak sizin rahatlıkla sağlayabileceğiniz şeyler için ilişkinizi riske etmeyin derim. Dindar olmanız yatakta çekingen ve utangaç olmanızı gerektirmez. Kocanıza cinselliği en iyi seviyede yaşatmaya özen göstermeli ve açık fikirli olmalısınız. Korkutmak gibi olmasın ama sözde dindar geçinen ve dindar, muhafazakar olduğu iddia edilen bir şirkette çalışan, iş icabı zaman zaman görüştüğüm evli ve karısı türbanlı bir adamın işyerinde çalışan başka bir kadınla ilişkisi olduğunu öğrendiğimde ağzım açık kalmıştı. Yanlış anlaşılmasın, burada ahlak dışı davranan erkek kesinlikle suçlu ama evinde her anlamda mutlu olan erkeklerin aldatma riski daha düşük olur diye düşünüyorum. Yani dindar olsun veya olmasın her insan hataya düşebilir. Hele ki söz konusu kadın-erkek ilişkisi olduğunda çiftler birbirini hem cinsel anlamda hem ruhsal anlamda tatmin etmedikten sonra, belli bir bilinçte olmadıkları ve gerçekten Allah’tan korkmadıkları sürece, dindar olmak da pek fayda etmeyebilir. 

·      Zaman zaman piyasada satılan kadın dergilerini takip etmenizde, cinsellikle ve kişisel bakımla ilgili yazılardan faydalanmanızda fayda olabilir. Diğer taraftan bu tip dergilerde yer alan, hayat tarzıyla ve kadın-erkek ilişkileri ile ilgili olup bizim kültürümüze pek uymayan, çalışan ve özgür kadın hikayelerini çok ciddiye almanıza gerek yok. Siz de o şekilde düşünüyorsanız ve yaşıyorsanız sorun yok tabii ama o fikirde değilseniz o tip yazılardan çok cinsellik ve kişisel bakımla ilgili yazılardan ufuk açıcı bilgiler edinebilirsiniz.

·       Kişisel bakımına her zaman özen göstermeli. Evlilik sonrası kaç sene geçerse geçsin güzel, seksi ve bakımlı görünmeye çalışmaktan vazgeçmemeli. Bazen seksi iç çamaşırları giymekten utanmamalı.
 
 
 
 
·       Şimdi bahsedeceğim konuyu lütfen ciddiye alın. Dalga geçmeyin, hafife almayın. Birçok kadın bunun farkında değil ama bu da benden size kocanızı hep size bağlı tutacak bir taktik hediye olsun. Zaten eşinizin de şikayet edeceğini hiç sanmıyorum. Evdeyim diye erkeklerde olduğu gibi siz de pespaye giyinip kocanızın göz zevkini bozmamalısınız. Eşofman da giyseniz, pijama da giyseniz evde de her zaman bakımlı olun. Sabah kalktığınızda hafta sonu da olsa hafif bir makyaj yapabilirsiniz. Elleriniz, ayaklarınız her zaman bakımlı ve ojeli olsun. Evde de mümkün olduğunca seksi kıyafetler giyin. “Amaan kim uğraşacak? Evleneli 5 veya 10 sene oldu, artık böyle yapmaya, uğraşmaya ne gerek var? Alan almış, satan satmış” demeyin işte. Hani bir ömür mutlu olacaktınız? Kocanızın ilgisi hiç azalmayacaktı. Kolay mı bu? Burada ana amaç kocanızın sizi hep bakımlı ve seksi olarak hatırlaması, aklında hep öyle yer etmesi. Bilinçaltına yönelik bir çeşit “Marketing” (Türkçe ifadesi ile Pazarlama ama ülkemizde bu terim maalesef yanlış olarak çoğunlukla satış, satıcılar, satış temsilcileri için kullanıldığından İngilizcesini kullanmak durumunda kaldım. Gerçekte Pazarlama satıştan farklı, insan davranışlarını inceleyip buna göre ürünlerin satışını ve marka değerini arttırmaya yönelik strateji geliştiren bir bilimdir) yapıyorsunuz yani. Kendinizi kocanıza pazarlıyorsunuz. İlişkilerde tabii ki erkek de kendisini karısına pazarlıyor olmalı. Çiftler bu çabalarından evliliklerinin kaçıncı yılında olursa olun vazgeçmemeli. Erkek, “Benim karım zaten her zaman yeterince güzel, bakımlı ve seksi. Ev hali bile güzel biricik sevgilimin. Çok şanslıyım, başka kadınlara bakmaya da yeni macera yaşamaya da hiç gerek yok. Böyle mutluyum ben” demeli. İşte ilkel erkek beynine bunu dedirttiğiniz an kocanız tamamen avucunuzun içinde demektir. Cinselliğini doya doya yaşatın, önüne yemeğini koyun. Bu kadar basit. Buyrun kocanızı tepe tepe kullanın J, o sizindir artık. Tabii ahlaksızlığı ve doyumsuzluğu tepe noktada, farklı kadınlarla beraber olmayı evlilik öncesi de alışkanlık haline getirmiş ve bu alışkanlığını bırakamayan kötü biri ile evlenmişseniz tüm bunlara rağmen aldatılmaya maruz kalabilirsiniz ama en azından şu an için sayıca çok daha az olduklarına inanıyorum. Umarım öyle bir adama denk gelmemişsinizdir.


 
·       Erkeklerde olduğu gibi gürültülü şekilde geğirmemeli ve odada veya yatakta gaz çıkarmamaya dikkat etmeli. Böyle durumlarda tuvalete gitmeyi tercih edin. 

·       Evliliğinin kaçıncı yılında olursa olsun seksten önce mutlaka dişini fırçalamalı, terliyse duşunu almalı, parfümünü sürmeli. Yüz ve bacak epilasyonuna dikkat etmeli. Kadınların cildinin bebek gibi olması, bakımlı olması erkeklerin her zaman hoşuna gider.  

·       Bu arada küçük gibi görünen önemli bir detay daha. Seks öncesi makyaj yapmanız, ojeli el ve ayak tırnakları, rujlu dudaklar yani bakımlı bir kadın erkekleri cezbeder. Cinselliği çok daha doyurucu yaşarsınız. İşten geldim, gece oldu, makyajımı da çıkartmıştım. Ama uyumadan önce sevişeyim bitsin, yeniden makyajla uğraşmayım tarzında yaklaştığınızda belki bir cinsel ilişki yaşayacaksınız ama emin olun kocanız için de sizin için de bakımlı ve makyajlı halinizle yaşanacak bir cinsellik çok daha tatmin edici olacaktır. Ayrıca yatakta da her zaman seksi ve bakımlı bir kadın olmak, eşinizin seks yaparken sizi her zaman o şekilde görmesi ve hatırlaması kocanızı sürekli size bağlı tutacak önemli etkenlerden biri olacaktır.


 
 
·       Yorgun olsa da kocasının seks isteğini mümkün olduğunca geri çevirmemeli. Karısının başım ağrıyor diye kendisini reddetmesi erkeklerin en nefret ettiği şeydir. İnsanlık hali, insan hasta olabilir ve gerçekten başı ağrıyor olabilir ama nedense çoğu erkek bunun bir reddedilme bahanesi olduğunu, karısının o an kendisiyle seks yapmak istemediği için bahane ürettiğini düşünür. Gerçekten bir sorun varsa kadın, durumunu kocasını kırmadan ve uygun bir üslupla anlatmalı tabii ki. Zorla güzellik olmaz.

·       Hamilelik döneminde artık ben hamileyim diye kocanızı kendinizden, cinsel ilişkiye girmekten uzaklaştırmayın. Hamilelik döneminde de cinsel ilişki belli bir aya kadar bal gibi olabiliyor. Ama birçok değişken var. Hamilelik döneminde aylık doktor kontrollerine mutlaka eşinizin de gelmesini sağlayın. Burada dikkat etmeniz gereken doktorunuzu, jinekoloğunuzu iyi seçmek. Çoğu tecrübeli jinekolog buna dikkat eder ve söyler ama diyelim ki söylemedi. O zaman mutlaka siz, o kontrol döneminde eşinizle cinsel ilişkiye girip giremeyeceğinizi sorun. Bunda utanılacak bir şey yok. Her kontrol sonrası hamileliğin gidişatına göre doktorunuz tecrübeliyse size ve eşinize cinsel ilişkiye girip giremeyeceğiniz konusunda bilgi verecektir. Yani burada hakem jinekoloğunuz olmalı ve söylediklerini eşiniz de duymalı ki yanlış zamanda sizden beklenti içinde olmasın. Ayrıca hamileliğin son dönemlerinde genelde doktorunuz cinsel ilişkiyi tamamen yasaklayacaktır ama bildiğiniz üzere (bilmiyorsanız internette bu konuda birçok yazı bulabilirisiniz) eşler birbirini farklı şekillerde de cinsel birleşme olmadan tatmin edebilirler. Böyle şeylere açık olun. Sonuçta ilişkinizin hamilelik döneminde de sağlıklı yürümesi önemli. Aldatmaların birçoğunun hamilelik döneminde, karısından yeterli ilgiyi göremeyen, sabırsız ve bencil erkekler tarafından gerçekleştirildiğini bilmenizde fayda var. Bu sebeple eşinizi bu duruma sokmayın. Siz gerekli tedbiri alın. Yine de aldatma yaşarsanız kötü veya çok zayıf karakterli bir insan karşınıza çıkmış demektir. Bu durumda ilişkinizin geleceğine de siz karar vereceksiniz tabii. 

·       Doğum sonrası bazı kadınlar kocasını dışlar ve sadece bebeği ile ilgilenir, eskisi gibi kendine bakmaz, aldığı kiloları geri vermeye gayret etmez, seks yapma sıklığı azalır. Bunu yapmayın. Birçok çift, çocuk sahibi olduktan sonra bu sebeple boşanıyor. Tamam hayata yepyeni bir varlık geldi, biricik bebeğiniz o. Ama hayat devam ediyor. Evliliğiniz, ilişkiniz devam edecekse çocukla da devam edebilir. Alınan kiloları vermek de öyle kolay değil, tamam ama istenirse yapılabilen bir şey bu. Yeter ki bakış açınız doğru olsun ve bilinçli hareket edin. Doğum sonrası cinsellik isteği azalan hanımlarımız da olabiliyor. Bu durumda doktorunuzdan profesyonel yardım alın. Unutmayın, cinsellik yoksa evliliğiniz %50 tehlikede demektir. Kocanız “Doğum sonrası saldı kendini, eskisi kadar güzel ve seksi değil” diye düşünmemeli. Tam tersine kendinize bakarsanız, doktorunuza danışarak kilo verip eski formunuza kavuşabilirsiniz. Ayrıca anne olmuş ve eski formuna kavuşmuş bir kadın hormonların da etkisiyle kocasına eskisinden çok daha dişi, çok daha seksi de görünecektir. Kendinize güvenin.

·       Aşkın ömrü çoğu araştırmada çıktığı gibi gerçekten 2,5-3 sene. Lütfen evlilikten büyük beklentiler içine girip iki insan arasında sonsuz aşkın varlığına inanmayın. Aşk bitti diye de mızmızlanıp kocanıza sarmayın, boşanmalara kalkmayın lütfen. Sonsuz bir tek aşk var, o da hissedebilen için, Hz. Mevlana gibi o mertebeye gelebilenler için Allah aşkı. Ama biz faniler için aşk bittikten sonra dönüşmesi gereken duygu “Sevgi”. İşte bu duygu, yani “Sevgi” gerçek bir çift olmayı başarabilenler için bir ömür sürebilir. İlk aşk dönemi bitince o duygu bir süre sonra karşılıklı sevgi ve saygıya, hoşgörüye dönüşmeli. Bu olmazsa ilişkinizde sonu boşanmayla sonuçlanacak çok ciddi bir fırtınalı dönem yaşamaya başlayabilirsiniz. İşte doğru, sadık ve sizi bir ömür boyu sevecek olan kişiyle evlenip evlenmediğinizi anlayabileceğiniz dönem bu dönem. Ölünceye kadar birbirini gerçekten sevmiş, saymış, hatta birbirinin yokluğuna dayanamayıp dakika farkıyla art arda vefat eden yaşlı çift hikayelerini duymuşsunuzdur. Bazen gazetelerde okuyoruz. İnanın var böyleleri. Yani olabiliyor ama bizler günümüzde bencillikten, bireyci düşünmekten belki böyle bir şey olabileceğine inanamıyoruz.

Tabii kimse Süpermen değil, her şeyin çiftler tarafından dört dörtlük ve mükemmel yapılması mümkün değil. Ama bu durumda eşlerin kafa kafaya verip her ikisinin mesai ve çalışma saatlerinden, ev işlerine ve çocuk bakımına kadar geniş kapsamlı bir değerlendirme yapmaları ve ailenin devamını sağlayacak tedbirleri almaları gerekir. Erkek veya kadın daha az çalışıp belki daha az kazanacağı ama eve daha fazla vakit ayırabilecek şekilde bir iş değişikliği yapabilir mesela. Veya belki her iki taraf da alınan karara uygun iş arayışına girebilir. Ama mutlaka eşlerin birbirine ayırdığı süre de çocuklarına ayırdığı süre de normal bir ailede olması gereken asgari şartları sağlamalıdır. Tüm hayatları ve birinci öncelikleri iş hayatı ve para kazanmak olan çiftler çocuklarını çok iyi okullarda büyük paralar dökerek okutsalar da tatillerinde yurt dışına, lüks otellere gidebilseler de; kısıtlı zamanda güzel restoranlarda pahalı yemekler yiyebilseler de eninde sonunda boşanmayla sonuçlanacak bir sonun başlangıcında sayılırlar.

Benim iddiam şu: Evliliğin başarısını %50 seks yapma sıklığı (kişiden kişiye, çiftten çifte değişebilse de uzmanlar genel ortalamada haftada en az 2-3 defa olmalı diyor) ve çiftlerin cinsel uyumu belirliyorsa diğer %50’yi de iki insanın ilişkiden aldığı manevi ve ruhsal doyum, karşılıklı sevgi, saygı, anlayış, hoşgörü ve birbiriyle arkadaş olup hoşça vakit geçirebilme yeteneği belirliyor. Evlilik ilişkisi iki eşin köle gibi çalıştığı ve birbirine yeterli vakit ayrılamayan durumlarda yürümüyor. Bir süre sonra ilişkinin kopması kaçınılmaz. Çünkü yanınızda hayat arkadaşınız olmuyor ki. Hep işte ve iş arkadaşlarınızla berabersiniz. Karınıza, kocanıza, çoluk çocuğunuza ayıracak çok az zaman bulabiliyorsunuz. Zavallı çocuğunuzu da muhtemelen anneanne, babaanne veya bakıcılar büyütüyor. Bu durumda evlilik diye bir şey kalıyor mu? Böyle bir durum olacaksa baştan evlenmeyin o zaman. Çocuk da yapmayın. Niye sırf evlenmiş olmak için evleniyorsunuz? Veya sırf çocuk yapmış olmak için çocuk yapıyorsunuz? Ne yapıp edip evli eşlerin bir şekilde birbirine yeterli zaman ayırması şart. Aksi durumda kadının da erkeğin de gönlü eninde sonunda başkasına kayıyor. Hani bir laf vardır. “Gözden ırak olan gönülden de uzak olur”.  

Yazımın başında da belirttiğim gibi etrafımızda çok fazla uyaran var, kötü niyetli, ahlakı bozuk çok insan var. Bir bakmışsınız ki bir uzun gece mesaisi veya uzun bir iş seyahati sırasında veya bir oteldeki lansman gecesini takiben eğlence sonrasında, şirketlerde promosyon olarak yurt dışına müşteri götürülen bir organizasyonun gece eğlencelerinde karınız veya kocanız nefsine yenik düşmüş ve hele ki alkol alan biriyse alkolün de etkisiyle iş arkadaşıyla veya o an denk gelen başka bir erkek veya kadınla sizi aldatmış, hatta yeni bir ilişkiye başlamış! Öyle ya eşiniz sizden çok çok daha fazla iş arkadaşıyla, başkalarıyla vakit geçiriyor. Sürekli birbirlerinin burnunun dibindeler. Tabii tüm bu olumsuz koşullara rağmen karınız veya kocanız nefsine hakim, “iyi insan” kategorisine giren biriyse o zaman şanslısınız. Her şeye rağmen sizi aldatmayacaktır. İş hayatımda karşıma çıkan 2 evli tanıdığım ilk eşlerinden boşanıp iş arkadaşlarıyla evlendiler. İlk eşlerini de tanıdığımdan, çocukları da olduğundan üzülmüştüm. Tabii aşk bu. Belki her ikisi de evliliklerinde hiç mutlu değillerdi, ilişkileri doyurucu değildi. Bilemiyor ki insan. Buyrun artık kazandığınız paraları, malları münasip bir şekilde paylaşıp şirket tasfiyesini pardon evliliğinizi bitiren anlaşma metnini hakime onaylatın ve boşanmanın yol açtığı mal paylaşımı sonrası büyük bir finansal ve ruhsal çöküntü ile bekar ve özgür yaşantınıza veya yeni partnerinize merhaba deyin! Bu arada olan eğer varsa çocuklara oluyor tabii. Zavallıcıkların geçirdiği psikolojik travmayı eğer siz de boşanmış bir ailenin çocuğu değilseniz anlamanız mümkün değil! Onları annesiz veya babasız büyümeye mahkum etmeniz de cabası. Değer mi? Evlenirken, çocuk yapma kararı alırken lütfen iyi düşünün ve bilinçli seçimler yapın.

       Tüm bu bilgiler ışında bu sefer de “Vay arkadaş, evlilik ne zor bir şeymiş. Evlenmesek daha iyi herhalde. Bekarlık sultanlıktır” diye düşünenleriniz olabilir. Yanlışlıkla sizi evlilikten soğutmak değil amacım. Sadece evlilik öncesi eş seçerken, aile kurarken; evlilik sonrası çocuk sahibi olurken ve ilişkinin devamını sağlarken bilinçli ve planlı olunması, ilişkinin tehlikeye atılmadan ömür boyu sürecek şekilde yine bilinçli davranılması. Evet evlenmeden, özgür kadın, özgür erkek olarak sürekli farklı kadın ve erkeklerle beraberlik yaşamak da zevkli bir seçenek olabilir, hiçbir sorumluluk da almamış olursunuz. Ama bana kalırsa bu tür ilişkiler genelde cinsel doyum dışında ruhi-manevi doyuma, güven ilişkisine, çocuk yetiştirilen aile ortamı oluşturmaya çok uzak olduğu gibi yaşlandığınızda tamamen yapayalnız kalıp yapayalnız ölmeyi de göze alıyorsunuz demektir. Kaldı ki bu tür ilişkilerde de sıkça istenmeyen, sürpriz hamilelikler, babalık davaları, sevgili değiştirirken veya ilişki biterken girilen sık depresyonlar, düzensiz ve yıpratıcı yaşam tarzı sıkça karşılaşılabilen şeyler. Zaten hali hazırda yoğunlukla bu şekil yaşamların, hayatların hüküm sürdüğü Avrupa ülkeleri ve ABD’de aile kurumunun neredeyse yok olmaya yüz tuttuğunu okuyor, duyuyorsunuzdur. 

Gerçek, huzurlu, sevgi, saygı ve güvene dayanan sıcak bir aile yuvası ile bu tür ilişkilerin kıyaslanabileceğini zannetmiyorum. Ben hala evlilik kurumunun kutsallığına ve her durumda diğer ilişki türlerinden daha iyi olduğuna inananlardanım. Sadece evliliğin kendiniz için doğru, hayat görüşü anlamında anlaşabileceğiniz iyi bir kişi ile ve bilinçli bir şekilde yapılması gerektiğine inanıyorum. Tabii bu benim görüşüm. Belki siz farklı düşünüyorsunuzdur, saygı duyarım.