28 Şubat 2016 Pazar

LİSELİ GENÇLİK HALLERİ, CİNSELLİK VE BEKARET ÜZERİNE



1980’li yıllar. Kerem o zamanlar 5 sene süren ilkokul eğitimini tamamladıktan sonra çalışkan, disiplinli ve ahlaki yönü kuvvetli bir genç olarak sıkı bir hazırlık yaparak çok istediği yabancı dilde eğitim veren kolejlerden birini kazandı ve sınıfının inek öğrencilerinden biri oldu. Girdiği okul zamanının en iyi liselerinden biriydi. Hazırlık sınıfı, ortaokul ve lise eğitimini kapsayan bir kolejdi ve sınıf geçmek dahi çok zordu. 1 senelik yabancı dilde hazırlık sınıfını başarıyla tamamladı ve sonraki yıllarda Türkçe, Edebiyat, Coğrafya ve Tarih gibi dersler hariç tüm dersleri yabancı dilde okudu. Bir taraftan ilkokul sonrası girmiş olduğu bu kolejdeki ortama uyum sağlamaya çalışırken bir taraftan da ağır ders yüküyle baş etmek zorundaydı. Kendinden taviz vermeden tüm zorlukların üstesinden gelmeyi başardı. Sınıfının sevilen ve saygı duyulan örnek öğrencilerinden biri oldu.
Lise eğitimi boyunca kolejde ders aldığı tüm hocalarıyla genelde arası iyiydi. Sadece 1-2 hocasını pek sevemedi ki onlar da genelde tüm öğrencilerin sorun yaşadığı, az şey anlatıp öğrencilerden çok fazla şey bekleyen notu kıt hocalardı. Fakat kendisi için en çok dikkatini şey kolejde çalışan yabancı uyruklu hocaların Türk hocalara göre öğrencilere çok daha esnek davranan, öğretmek istediğini güzellikle öğreten açık fikirli kişiler olmasıydı. Bu yaklaşım farkına çok şaşırıyor ve hayatında ilk defa karşılaştığı bu yabancı hocaların yaklaşımını çok beğeniyordu. Bu sayede yabancı dilini severek öğrenip geliştirdi. O dönemde bir gün imkanı olursa mutlaka yabancı bir ülkeye gidip gezmeyi ve onların kültürünü yerinde görmeyi, gözlem yapmayı kafasına koydu.
Diğer taraftan ailesinin bilinçli yönlendirmesi ile beladan, serserilikten uzak durdu. Kolejde farklı dinlerden, kimlik ve kültürlerden, farklı gelir seviyelerinden olan birçok öğrenci vardı. Kerem’in gerek erkek gerekse kız arkadaşlarıyla samimi ve karşılıklı güvene dayalı arkadaşlıkları vardı. Kimseyi kırmaz, incitmez, kavgaya gürültüye karışmazdı. Bazı erkek sınıf arkadaşları özellikle ilerleyen lise yıllarında zaman zaman onu eskort kızlarla cinselliğin yaşandığı özel partilere davet etse de Kerem bunlara ilgi göstermiyordu. Halbuki toplumda erkekler için ilk defa milli olunan yani ilk defa cinselliğin yaşandığı yaşlardaydı. Kerem ise bunu hiç etik bulmuyordu. Çünkü birincisi para karşılığı cinsellik yaşamayı doğru bulmuyordu, ikincisi de eğer erkekler için böyle bir şey varsa o zaman kızların da aynı şekilde o yaşlarda aynı şeyleri serbestçe istediği erkek veya erkeklerle yaşaması gerekirdi. Bu düşünce de onun midesini bulandırıyordu çünkü ileride ilk defa evleneceği kızın öyle biri olmasını istemezdi. Tam da bu sebeple eğer ileride evleneceği kızın bakire olmasına önem veriyorsa kendisinin de evlenene kadar öyle kalması gerektiğine inanıyordu. Öyle ya ileride evleneceği kız da evlenene kadar bakire kaldığı, kendini kocasına sakladığı halde koca adayının geçmişte önüne gelen fahişeyle birlikte olduğunu veya hadi fahişe olmasa da “düzeyli beraberlik” ve cinsellik yaşadığı 2-3 sevgilisi olduğunu öğrendiğinde midesi bulanmaz mıydı? Kıskanmaz mıydı? Sürekli öncekilerin yatak performansını merak edip kafaya takmaz mıydı? Bu tip konularda çifte standart uygulanmasına karşıydı. Konuyla ilgili Kur-an’ı Kerim’i araştırırken Nur Suresi 26. ayet ile Ahzab suresi 35. ayetler dikkatini çekti. Şöyle diyordu:

“Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara layıktır. O temiz olanlar iftiracıların söyledikleri şeylerden uzaktırlar. Onlar için bir bağışlanma ve bolca verilmiş iyi bir rızık vardır.” (Nur Suresi, 26. ayet)
“Şüphesiz müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mü'min erkeklerle mü'min kadınlar, itaatkar erkeklerle itaatkar kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah'a derinden saygı duyan erkekler, Allah'a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah'ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.” (Ahzab suresi, 35. ayet) Bunları kafasının bir köşesine not etti.
Bekaretin önemine inanmayanlar için ise sorun yoktu çünkü bu durumda her iki tarafın da midesinin bulanmasını gerektirecek bir durum olmazdı. Öyle ya her iki taraf da zaten anlayış, yaşayış ve ahlak olarak bu durumu kabullenmiş olup, o şekilde yaşamak onlara göre normal olandı. Erkeğin de kızın da evlilik öncesi hayatında birden fazla sevgilisi olması, onlarla rahatça ve kaygı duymadan seks yapması son derece normaldi. Batı toplumlarında olduğu gibi ne erkek ne de kadın evlenirken bu kavrama önem vermiyordu. Bu durumda herkes herkesle serbestçe ve kolayca herhangi bir ahlaki endişe taşımadan cinsel ilişkiye giriyor ve ancak evlendikten sonra tek eşli yaşamaya gayret ediyordu. Belki de bu uygulama daha mı doğruydu? (Tabii çoğu zaman eski hayatındaki alışkanlığı bırakamayan çiftlerin evlilik sonrası birbirini aldatmaya devam etmesi ve batı toplumlarında aile kavramının önemini yitirmesi, hatta yok olmaya başlaması ise ayrı bir tartışma konusuydu) Kısaca kafası karışmıştı. Yani herkesin normali, ahlak anlayışı kendine göreydi ve kimse kimseye karışmıyordu.

Genelde batı toplumlarında cinsellik erkek için de kız için de kolayca yaşanabilen bir şeyken Türkiye’de bu olay her nedense sadece erkeklere özgü bir durumdu. Diğer taraftan bu eskort kız partileri dışında erkek öğrencilerin kolayca cinsel beraberlik yaşayabildiği az sayıda kız öğrenci de vardı tabii ama genelde o yıllarda çoğu kız öğrenci buna geçit vermezdi. Öyleyse Türkiye’de kadın ve erkekler için çifte standart vardı.
Peki doğru olan neydi? Bu soru kafasını çok karıştırıyordu. Kendisini Müslüman olarak tanımlayan bir gençti, sözde Müslüman bir toplumda yaşıyordu ama peki bu gerçeklikte yaşanan durum ne demek oluyordu? Zaten Din ve Ahlak Bilgisi dersleri de öylesine bilgi verilen, namaz dualarının ve yüzeysel bazı bilgilerin öğretildiği derslerdi. Çoğu din dersi hocasıyla da sınıfça dalga geçilirdi çünkü anlatılan bazı şeyler sınıfça son derece gerici, tutucu, çağın gerisinde kalmış ve o günün gerçekleriyle örtüşmeyen şeyler olarak algılanırdı. Sebebi ise Kerem’e göre anlatılan şeylerin yaşıtlarının anlayacağı şekilde, onlara hitap edecek tarzda ve seviyede akıllıca kurgulanıp nedeni, niçini ile anlatılamamasıydı. “Kural şu, din böyle emrediyor, buna uyulacak o kadar!” mantığı ile yani bir nevi askeri eğitim mantığı ile yüzeysel din dersi anlatımından gençlerin yararlanmasını beklemek hayalcilikti, işini ciddiye almamaktı aslında. Örneğin derste “Dinimizde 5 vakit namaz kılınması emrediliyor, abdest şöyle alınır, namaz şöyle kılınır, abdestini al, namazlarını kıl. Kılmazsan cehenneme gidersin, görürsün gününü” üslubu ile korkutarak eğitim doğru bir şey olmasa gerekti. Halbuki niye namaz kılınması emredilmiş? Bu emrin mantığı, hikmeti, faydası olabilir mi? Bizi yaratan, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, sonsuz kudreti olan yüce Allah’ın bu şekilde bizim tövbe haşa bir ibadetimize mi ihtiyacı var? Yoksa esas insanın buna ihtiyacı var da bu ibadetin sonucunda elde edeceği çok önemli kazanımlar için mi böyle bir şey emredilmiş? gibi neden-sonuç ilişkisine dayalı, daha araştırmacı, daha sorgulayıcı bir eğitim, öğretim anlatım olsa gençlere daha fazla hitap etmez miydi?  
Tüm bu düşünceler içinde araştırıcı ve sorgulayıcı mantıkla düşünüp kendine göre değerlendirmesini, araştırmasını yaptı. Karar verebilmek için din, ahlak, etik, hayat, kişisel gelişim gibi konularda pek çok kitap okudu. Çünkü kafasındaki sorulara ailesinden, okuldan ve çevresinden tatmin edici cevaplar alamıyordu. Durum böyle olunca da uzun da sürse kendi araştırmasını kendisi yapıp, inanacağı şeye kendisi karar verecekti. Nitekim öyle de oldu. Okulda aklına, açık fikirliliğine inandığı hocalarından tavsiye kitap isimleri alarak başladı araştırma yolculuğuna. Tevrat ve İncil hakkında birçok kaynaktan bilgi edindiği gibi Kur’an-ı Kerim’i ve tefsirlerini de vakit buldukça okuyup incelemeye çalıştı. Diğer dinler ve ateizm hakkında da bilgi sahibi oldu. Kişisel gelişim ve sosyoloji kitapları da okudu. İyi ingilizce bildiği için sonradan Müslüman olmuş yabancı yazarların kitaplarını da okudu. O aşamada hacıya, hocaya, şeyh efendilere filan gerek duymadı. Allah, şükürler olsun ki insanlara akıl vermişti ve kendi araştırmasını kendi yapacak, bol kitap okuyup öğrenmek istediklerini öğrenecekti.
Önce Allah’a inanmayı seçti, sonra İslam’ı kendine göre sıfırdan keşfetmeye başlamış biri olarak bu dine inanmakta karar kıldı. Ama öğrendiği şeyler toplumda yaşandığı şekliyle Müslümanlıktan çok farklıydı. Çünkü çevresinde gördüğü birçok müslümanın adı müslümandı sadece. Adeta nüfus kağıdında yazan bir bilgi notuydu. Olması gerektiği gibi müslüman olan, müslüman gibi davranan az sayıda alim, profesör, yazar ve akademisyen olduğunu fark etti. Hacı, hoca ve şeyh gibi ünvanları olan bazı kişilerin kimi sahtekar çıkıyordu, kimisi de aslında yeterli bilgiye sahip olmadığı halde kitap okumayan, araştırmayan, sorgulamadan her denileni doğru kabul eden birçok insana popülizmle yalan yanlış bilgiler aktarıyordu. Maalesef çoğu hoca da dini yanlış yorumlayıp yanlış anlatıyordu insanlara. Kimisi kendisi gibi inanmayan, giyinmeyen toplumun bir kesimini "Sizi gidi donsuz gezen, mini etek giyip erkekleri ayartan, içki içen, sürekli bar pavyon gezen tipler siziii. Hepiniz ahlaksızsınız, cehennemde çatır çatır yanacaksınız” diyerek korkutup aşağılarken; toplumun bir kesimi de diğer tarafı “Sizi gidi örümcek kafalı, gerici, türbanlı, sarıklı, çağdışı kalmış, İran’a, Araplara özenen şeriatçı, Atatürk düşmanı tipler siziii. Hepinizi tutuklayıp hapse atmak, hatta asmak lazım. Böylelerinin eğitim hakkı bile olmamalı. Okula türban takıp girememeliler” deyip korkutup aşağılamaya çalışıyordu. Bu yüzden olacak iş değil ama dinden ve yine olacak iş değil ama kendisine şu koca ülkeyi, şu anki yaşantımızı borçlu olduğumuz büyük önderimiz Atatürk’ten soğuyan çok insan vardı. Bir müslümandan çok daha iyi müslüman gibi davranan; diğer taraftan modern, ileri görüşlü ve Atatürkçü olduğunu iddia eden birinden çok daha hoşgörülü ve ileri görüşlü olan, adaletli olan, kul hakkı yemeyen Hristiyanlar, Yahudiler, Budistler hatta Ateistler bile vardı. Öyleyse sorun dinde, siyasette filan değil inandığı gibi yaşamayan veya yaşadığı gibi inanmayan; kendi düşündüğü şeyi mutlak doğru kabul edip kendisi gibi inanıp yaşamayanları sürekli aşağılayan, hatta yok edilmesini isteyen önyargılı, gelişime kapalı, hoşgörüden nasibini almamış insanların davranışlarındaydı. Toplumdaki farklı inanış, görüş ve düşüncelere tahammülsüzlük, hem kadın erkek ilişkilerinde hem de farklı toplum kesimleri arasında çifte standartçılık problemlerin ana kaynağıydı. Halbuki Kur’an-ı Kerim’in bir ayetinde şöyle diyor:
"Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.”  Hucurat Suresi, 11. ayet
Böylece Kur’an-ı Kerim’deki ilk emir olan “Oku” öğüdüne uyup bunları bizzat araştırıp, toplumda gözlem yaparak da bazı şeyleri keşfetmekten mutlu olmuştu Kerem.
“Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı bir kan pıhtısından yarattı! Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.” Alak Suresi, 1-3. ayetler
Ayrıca bu ilahi emir, Kerem’e göre araştırıp sorgulamanın, açık fikirli olmanın ve bilimin önemine de işaret ediyordu. Dünyaya ve hayata at gözlükleri ile bakıp araştırmadan, sorgulamadan inanmak, önyargılı olmak, kendi dininden veya inancından olmayanları hor görüp kötülemek, onları aşağılamak, bağnaz ve gerici olmak iyi bir müslümanın yapacağı şeyler değildi. İnandığı şeylerin doğru olduğuna, sorunun inandığı şekilde yaşamayan, çifte standart uygulayan kişilerde olduğuna karar verdi. Aslında tüm dünyada yaşayan insanlar için geçerliydi bu. İnandığı gibi yaşayan insanlar olduğu kadar inandığı gibi yaşamayan birçok Hristiyan, Müslüman, Yahudi…vb. gibi farklı din ve inançlardan insanlar da vardı.
Bu durumda etik olan mümkün olduğunca inandığı gibi yaşamaktı ve bir başkasından ahlaki anlamda veya davranış olarak beklediği bir şey varsa buna önce kendisinin uyması gerekirdi. Ayrıca kimse kimseyi yargılamamalı ve yaşam tarzına, tercihlerine karışmamalıydı. Yani Müslüman olduğunu söyleyip dininin kurallarına göre yaşayıp davrananın da; Müslüman olduğunu söyleyip bazı kurallara uyamayıp farklı davrananın da; diğer dinlere mensup olanların da; Ateistin de Deistin de şu durumda bir diğerinin yaşam tarzına karışmaya, yargılamaya, onu değiştirmek için zorlamaya hakkı yoktu. Örneğin kimisi için bekaret önemliyken, kimisi için değildi. Kimisi için cinselliğin ne zaman ve nasıl yaşanıldığı ahlaki bir gösterge iken kimisi için değildi. Kimisi cinselliği istediğim gibi evlenmeden önce yaşarım ama evlendikten sonra etik olarak karıma/kocama sadık olurum derken kimisi evleninceye kadar bekaretimi korurum evlendikten sonra da tek eşli yaşamak gerektiğine inanırım diyordu. Hatta bazı Müslüman geçinen erkekler evleninceye kadar bekaretimi korurum ama aynı zamanda 4 kadınla da evlenirim, tek eşlilik bana göre değil diyebiliyordu. Bu tarz düşünenlerin aslında “Cinselliği istediğim gibi evlenmeden önce yaşarım ve evlendikten sonra da fırsatını bulursam metresim veya metreslerim olmasında bir sakınca görmüyorum, sadakate ve tek eşliliğe de inanmıyorum” diyen bazı batı toplumu mensubu erkeklerle aralarında çok fark var mıydı? Sonuçta genel olarak ahlak anlayışı da insanlar arasında çok farklılık gösteriyordu.
Kerem seçimini okuduklarından çıkardığı ana fikre ve temel dini mantığa uygun yaptı. Kendisi evleninceye kadar bekaretini korumaya, evlendikten sonra da tek eşli yaşamak gerektiğine, evlendiği kişiye de ölünceye kadar sadık kalmaya karar verdi. Evleneceği kişiyi de bu şekilde inananlar arasından seçecekti. Bu seçimi kendisi yapmıştı ve rahatlamıştı. Farklı düşünüp farklı yaşayan arkadaşlarını da çevresindeki başka tanıdıklarını da asla yargılamayacak ve eleştirmeyecekti. Çünkü onlar da kendi inandıkları gibi yaşayacaklardı. Kerem, inandığı ve önem verdiği için gerçekten aşık olup evleneceği kızı buluncaya kadar kendini korudu. Hiçbir eskort veya fahişeyle para karşılığı birlikte olmadı, cinsellik yaşadığı bir sevgili edinmedi ve Allah da karşısına aynı kendisi gibi kendini koruyan bir kız çıkardı ve onunla evlendi, çocukları oldu. Böylelikle bir zamanlar araştırma yaparken karşılaştığı Kur’an-ı Kerim’deki Nur Suresinin 26. ayeti ile Ahzab Suresi 35. ayette bahsedilen sırrı kavramış, tecrübe etmiş oldu.
Kıssadan hisse: “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” Hz. Mevlana

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder