26 Haziran 2016 Pazar

ÇALIŞAN KADIN MI? ÇALIŞMAYAN KADIN MI?


                   Günümüzde evlilikler için eş tercihi yaparken erkeklerin; evlenirken veya doğum kararı aldığında kadınların üzerinde uzun uzun düşündükleri konulardan biri de budur. İçinizden bazılarının “Böyle soru mu olur? Tabii ki çalışan ve kendi ayakları üzerinde duran kadın” dediğini duyar gibiyim J. Ama günümüz kadın erkek ilişkilerinde olay o kadar basit değil. Hele işin içine çocuk yetiştirme ve büyütme girince hiç kolay değil. 

     Gözlemlerime göre ülkemizde en fazla bulunan alt ayrımlarıyla birlikte temelde 2 tip kadından bahsedebiliriz. Sırayla bahsedip derdimi anlatmaya çalışacağım. Amacım kimseyi yargılamak veya yermek değil ama olan durumu da anlatmak istiyorum ki birlikte olacağınız kişiyi seçerken ona göre karar verin, kimse kimseyi incitmesin, kırmasın, üzmesin. Önceki yazılarımda da belirttiğim gibi bu iş farkındalık işi, tecrübe işi, karşısındakini tanıyabilme ve anlayabilme işi. Tabii bunlarla bağlantılı olarak kader, kısmet işi. İyi niyet, kötü niyet işi. Yine çoğumuz farkında olmasa da dünyada yeniden tasarlanmaya çalışılan hayat şartlarının değiştirilmesi yoluyla yeni kadın–erkek ilişkileri mühendisliği işi. 
 
 
                   Öncelikle şunu belirtmeliyim. İster kadın açısından ister erkek açısından bakın, bugün gelinen noktada geleneksel kadın-erkek ilişkilerinin yerine kadınların erkek gibi davranmaya, yaşamaya, mücadele etmeye zorlanması; erkeklerin evde kadınların yaptığı işlere isteyerek veya istemeyerek el atması, bazılarının neredeyse kadınlar kadar hanımefendi, pardon beyefendi davranışlar sergilemesi; erkek-kadın arasındaki görev paylaşımları sahasının iyice muğlaklaşması ve daha bireyci yaklaşımların artması kadına da erkeğe de mutsuzluk ve yalnızlık olarak geri dönmüştür. Şimdi hem çoğu kadın yalnız ve mutsuz, hem çoğu erkek yalnız ve mutsuz.


                  Ama sözde herkes çok özgür, herkes kendi ayakları üzerinde sevgisiz, paylaşımsız yaşayıp AVM’lerde istediği markayı alıp giyiniyor. Yalnızlıkları ise evcil hayvanlar gideriyor. Herkeste “Ben böyle mutluyum” pozları, selfie’leri, tweetler, instagramlar, snapchat’leri. “Bakın şöyle yemek yiyorum, şöyle yerleri geziyorum, şöyle restoranlara gidiyor, şöyle para harcıyor, şöyle seksi görünüp karşı cinsi şöyle etkiliyorum” pozları. “Ben kendime yetiyorum, yogamı da yapıp mutluluktan uçuyorum, içime ışıklar doluyor, adeta evreni keşfettim, içimde yaşatıyorum” geyikleri…vb. Hepsi boş bunların biliyor musunuz? Mutsuzluğunu, yalnızlığını tüketimle, sözde özgürce dolaşıp istediği yerde yemek yemekle, gezmekle, istediği lüks arabayı veya şirin kediciğini, köpekçiğini alıp önünde/yanında poz vermekle, spor salonlarında kas ve vücut şekillendirmekle gizleyip kendine gerçek durumunu itiraf edemeyen kadın ve erkeklerin davranış modelleri. Zaten itiraf etse pat diye depresyona girecek, en iyisi itiraf etmeden yaşayım tercihi bu.














    
            Halbuki hiçbir köpek, kedi, hayvan, spor, yaşam koçu, psikolog, psikiyatr, lüks yaşam aktivitesi akşam işten çıkıp eve gittiğinizde sizi sevgiyle, ilgiyle, samimiyetle, şefkatle sarılacağınız; en önemlisi de güven duyacağınız ve dertlerinizi paylaşıp uzun uzun konuşabileceğiniz, sizi rahatlatacak, kollarında huzur bulacağınız, yatakta tutkuyla sevişeceğiniz, başka kadın veya erkeğin koynuna girmeyeceğine emin olduğunuz, size farkında olarak evlilik birliğiyle ve sadakatle bağlı eşinizin, kadınınızın/erkeğinizin yerini tutmaz! 













               Şunu bilmek lazım. Tabiatın da yaratılışın da bir düzeni, kanunları var. Bunlar hem psikolojik hem de maddi kanunlar. İnsanoğlu şu veya bu sebeple dengeyi bozduğunda kendisi de yalpalamaya, bozulmaya başlıyor. İlişkiler çığırından çıkıyor ve iyi insan olmaktan uzaklaşıp kötülüğün, mutsuzluğun, yalnızlığın, ihanetin ve depresyonun kollarına bırakıyor kendini.      


      Konumuza dönersek birinci tip kadınımız büyük olasılıkla liseyi veya üniversiteyi bitirince evlenmeyi tercih eden okumuş ev kadınımız. Bu grup aslında çalışmayı düşünmüyor ve geleneksel kadın-erkek ilişkisine ve görev paylaşımına inanıyor. Mutlaka çocuğu olsun ve kendisi bizzat yetiştirsin istiyor. Bunlar da kendi aralarında ikiye ayrılıyor:
 

 a)      İlk ayrımdakilerin farkındalığı yüksek ve amaçları doğrultusunda evlenip çoluk çocuk sahibi oluyorlar. En çok önem verdikleri şey “para” değil, ailenin bir arada olması ve vatana millete hayırlı evlat yetiştirmek. Karşılığını öteki dünyada da bu dünyada da alacaklarına inanıyorlar. Şansları varsa hem iyi davranan hem de evin geçim masrafını karşılayacak kadar para kazanın bir koca ile geleneksel aileyi kurup çocuklarıyla bizzat kendileri ilgilenip yetiştiriyorlar. Kocadan maddi anlamda beklentileri çok yüksek değil. Yeter ki sevgi dolu bir yuvaları ve onları aldatmayacak bir kocaları olsun. İyi günde de kötü günde de kocalarının yanındalar. Gerektiğinde kıt kanaat geçinip iyi günlerin tekrar geleceği güne kadar sabırlılar, kocalarına hep destek oluyorlar ve karşılığında da kocalarından büyük saygı ve sevgi görüyorlar. İlk parasal krizde yuvayı terk edip boşanmıyorlar. Bu gruptakiler hem bu dünyada hem de öteki dünyada saadeti aileleriyle beraber yakalamaya en büyük adaydırlar. Diğer taraftan kocaları adam gibi adam çıkmazsa, tüm fedakarlıklarına rağmen eziyet ve şiddet görürse bu kadın grubu maalesef çok büyük hayal kırıklığı yaşıyor ve aile dağılınca olan kadına ve çocuklara oluyor. Kadın zor durumlara düşebiliyor. Lanet olsun bu kadın grubunun değerini bilmeyen erkek müsveddelerine. 
 
 
           b)     İkinci ayrımdakilerin ise hiç farkındalığı yok. Büyük olasılıkla anneleri tarafından çalışmalarına gerek kalmayacak şekilde zengin koca bulmaları yönünde motive edilmiş, beyni bu yönde yıkanmış aile kızları. Maalesef menfaatçilerdir. Gözlerini para hırsı bürümüştür. Hele bir de fiziki güzellikleri yerindeyse türlü kaprisler, naz niyaz ile erkeğin emdiği süt burnundan getirilir. Erkek bir türlü karısına yaranamaz. Kız annesi türlü taktiklerle kızını yönlendirir. En çok dikkat edilen şey ise kız annesine yakın yerde oturulur ki her an damadın tepesine binmek için psikolojik üstünlük kız tarafında olsun. Çocuk sahibi olmak ise onların gelecek garantisi, sigortası adeta. Evet genelde çocuklar bakıcılar değil, kendileri tarafından yetiştirilir. Ama tabii koca zengin olunca kendilerine yardımcı olacak, hatta evde bir oda verilerek full-time çalıştırılacak bir yardımcı kadın da olabilir. Olmazsa, “Bak hayat müşterek, sen de artık evde şu işleri yap. Ev işlerini, çocuk bakımını paylaşacağız” denilerek erkek dumura uğratılır. Ayrıca kocadan mutlaka üzerine ev, kat, yat, araba yapması filan istenir. Kendisine özel banka hesabı açılması istenir. Erkeğimiz de karısına yaranacak ya, istekleri genelde kabul edilir. Para olduğu sürece bu grubun evlilikleri de öyle ya da böyle yürür ama erkeğin maddi durumunun bozulması durumunda büyük bir alt-üst yaşanır. Hemen boşanma davası açılır (öyle ya maddi refah bitince erkeğe de ihtiyaç kalmamıştır) ve erkekten koparılabildiği kadar çok mal varlığı maddi kazanım elde edilmeye çalışılır. Çocuklar istediklerini kabul ettirmek için silah olarak kocaya karşı kullanılır. Evet, çocuklar bakıcılar yerine anneleri tarafından büyütülmek açısından şanslı olsalar da uzun vadede babasız kalıp baba sevgisinden mahrum kalırlar. Allah böyle kadınları da iyi erkeklerden uzak etsin, karşısına çıkarmasın. Tabii bu gruptaki kadınların karşısına hiç beklemedikleri şekilde baskın karakterde, Allah korkusu olmayan bir erkek çıkarsa bu yapılanları hazmedemeyen erkek tarafından cinayete kurban gidebilirler. Ya da mafyavari iş ilişkileri olan bir adama denk gelirlerse boşanmak istediklerinde evlerinden çocuklarından olurlar ve sokağa atılıp annelerinin evlerine postalanırlar. Mahkemeler ve kanunlar böyleleri için çok yeterli olmaz. Bu durumda kendi etmiş kendi bulmuştur. 

       İkinci tip kadınımız üniversiteyi veya yüksek lisansını, doktorasını bitirince hem evlenmeyi hem de çalışmayı tercih eden grup. Farkındalıkları genelde yüksek ama işleri hiç ama hiç kolay değil. Çünkü hem kariyer yapmak hem de karar verilince çocuk yapmak ve onlarla ilgilenmek kolay bir şey değil. Bu gruptakileri de üçe ayırmak mümkün: 


a)      İlk ayrımdakiler kariyer yapma tutkusu ile kesinlikle çocuk sahibi olmaya karşıdırlar. Ayrıca eşleri ile tüm ev işlerini bölüşmek isterler. Kendilerine de gayet iyi bakarlar. Erkek tarafı da çocuk istemiyorsa ve maço bir yapısı yoksa bu evliliklerde genelde çok sorun olmaz ama erkeğin illa ki çocuk sahibi olmak istemesiyle evlilik genelde boşanmayla noktalanır. Erkeğin kesinlikle çocuk istemeyip kadının çocuk isteyen taraf olması durumunda da genelde ilişki boşanmayla sonuçlanır. Fakat kadının boşanma durumunda kendi ayakları üzerinde durabildiğinden ortada kalma ve zor duruma düşme riski düşüktür.

 
b)      İkinci ayrımdakiler çocuk sahibi olmayı ister ve çocuk olduktan sonra ev işlerinin bölüşümü konusunda daha çok kendisi fedakarlık yapsa da eşinden de yardımcı olmasını, hayatın yükünü paylaşmasını rica eder. Kişisel bakımına da dikkat eder, kendini salmaz, hızla doğum öncesi kilosuna dönmeye çalışır. Tarzı anaçtır ve erkeğini iyi tanır. Tatlı diliyle erkeğini çaktırmadan yönetmesini bilir. Erkek de af edersiniz eşşek değilse, adamsa karısına yardım eder, karısının daha fazla fedakarlık yapmasına fırsat vermeden görevini bilir. Hayatın yükünü paylaşır. Çocuklar kadının kanuni izin süresi sonunda ya bakıcıya ya da anneanne veya babaanneye teslim edilir. Bu tip çalışan kadınların evliliklerinde daha başarılı olduğunu gözlemlediğimi söyleyebilirim. Tabii çocuklar eski dönemlerdeki kadar anne sevgisi ve ilgisinden mahrum yetişir ama kötünün iyisi senaryo günümüzde budur. Ayrıca diyelim ki her şeye rağmen evlilik istenildiği gibi olmadı veya erkek tarafında sorun çıktı, tabii ki boşanma durumunda kadın kendi ayakları üzerinde durabildiğinden ortada kalma ve zor duruma düşme riski düşüktür. Çocukların yükü de karı koca arasında paylaşılır.
 

c)      Üçüncü ayrımdakiler ise çocuk sahibi olduktan sonra erkeğe karşı çok emredici olup dominant bir karakter sergilerler. Ev işleri ve diğer tüm görevler kesin ve kati olarak %50 - %50 paylaşılır. Tarzı feministtir. Erkek karşısındaki bu değişime uğramış kadını tanımakta zorlanır. Kişisel bakımına da dikkat eder, kendini salmaz, hızla doğum öncesi kilosuna dönmeye çalışır ama çocuklar için erkek ihmal edilebilir. Çocuklar adeta sanki işyerinde kendisine verilen yeni bir proje gibidir. Tüm yaşam A’dan Z’ye planlanır. Küçük yaşta çocuklara dil, piyano, bale kursları, at çiftliklerinde dersler…vb. derken erkek bu yük altında ezildikçe ezilir. Karısı o ilk tanıştıklarındaki naif, çekici kız değildir. Adeta içinden yönetici bir erkek fışkırmıştır, "Patron benim" demektedir. Birbirine katlanma ve dayanma gücüne göre her ne kadar evliliği devam ettirebilenler varsa da çoğunlukla bu ilişkinin de sonunun boşanma ile bitmesi muhtemeldir. Bunun için erkeğin o çok özlediği ve kendini değerli hissettiren; hükmedici, yönetici, dominant, feminist değil tam tersine erkekteki koruma ve kollama güdüsünü harekete geçirebilen yeni bir kadınla karşılaşması yeterlidir. Diğer taraftan tam tersi şekilde belki de karısı sinik, ezik, her dediğini yapan kadın gibi koca yerine biraz maço, dediğim dedik, söylediğinin arkasında duran ve masaya yumruğunu vurdu mu ses getiren, kadının her dediğine “Peki karıcım” demeyen, kendi istediğini de yaptırabilen başka bir adamla da karşılaşır ve sinik, kılıbık kocasını bırakıp yeni bir evliliğe yelken açar. Tabii tekrar hatırlatmak gerekmez belki ama boşanma durumunda kadın kendi ayakları üzerinde durabildiğinden ortada kalma ve zor duruma düşme riski düşüktür. Çocukların yükü de karı koca arasında paylaşılır.    

     Bu noktada kadın okurlarımdan özür dileyerek bir şeyi itiraf etmelerini isteyeceğim. Tamam evde size çok yardımcı olan, İtalyanlar gibi aşçılık yapıp lezzetli yemek pişiren, bebeğin bezini değiştiren, evde temizlik yapan, bulaşık yıkayan, çamaşır makinesine sırayla çamaşır atmaya dikkat eden veya kendi çamaşırını kendi yıkayan, iyi eğitimli, yurt dışı kültürü almış, iyi dans eden ultra kibar salon erkeği ilk başta size romantik, cazip geliyor. Hele bir de fifi gibi itaat eden, sürekli “Tamam karıcım. Peki karıcım.” diyen, sürekli ağzınıza bakan kılıbık bir şeyse bir ömür bu adamı sever, sayar ve sıkılmadan hayatınızı paylaşır mısınız? Hadi dürüst olun. Yoksa o yaratılışınızda var olan, neslin devamı ve korunma için güçlü dişi içgüdülerinizin isteseniz de istemeseniz de devreye girmesiyle adama bir süre sonra aşk bitti deyip tekmeyi basar, boşar ve kendinizi karşınıza çıkacak erkek gibi bir erkeğin kollarına mı atarsınız? Gerçekte yaşanmış, bir arkadaşımın başına gelen örnekte adam mahkeme sonrası hala “Ben nerede hata yaptım? Karımın bir dediğin iki etmedim. Gayet modern ve paylaşımcı bir adamdım. Ne oldu da bu evlilik yürümedi? Niye boşandık biz?" diye söylenip duruyordu.  
 
     Erkek okurlara buradan naçizane tavsiyem şu ki, karınızla hayatı paylaşmak, evde iş bölümü yapmak güzel şeyler. Bunlar yanlış değil. Çalışan bir karı-koca arasında olması gereken şeyler. Ama bunu abartırsanız, yeri geldiğinde erkek gibi davranmaz da medyanın modern, romantik erkek tavsiyelerine uyar; güzel eşlerinizin, kayın validelerinizin tamamen dümen suyuna girip de kılıbık bir şey olursanız en kısa zamanda tekmeyi yiyeceğinizden, ihanete uğrayacağınızdan emin olabilirsiniz. Tabii istisnalar olabilir ama genel kaideyi bozmazlar. Erkekler, hadi siz de itiraf edin. Yemek yapmak, çocuk bezi değiştirip bulaşıkları makineye koymak, temizlik yapmak, çamaşır yıkayıp asmak elinize yakışıyor muydu? Yoksa iğreti bir durum hissediyor muydunuz? Yaratılışınızdan gelen erkek içgüdüleriniz arada bir devreye girip “Ne yapıyon sen oğlum? Böyle adam mı olunur? Maaşallah pek de güzel mantı açıyormuşsun, bari bir de etek giy de ev işi yaparken de rahat et, daha ferah olur, az terlersin” filan diyor muydu? J  

     Evet, biraz abartarak anlatıyorum ama maymuna çevrilmiş bu erkek tipi bir süre sonra yatakta da performans sorunu yaşamaya başlarsa hiç şaşırtıcı olmaz. Öyle ya sürekli “Peki karıcım, evet karıcım” demeye alışmış adamın karısı sizce yatakta tam tatmine ulaşır mı? Peki kadınların genelde daha serseri tipli, hafif sakallı erkekleri çekici bulmaları sizce tesadüf mü? Evet hanımlar, beyler. Anlatmak istediğim şeyi umarım anlatabilmişimdir. Artık bu tespitlerden sonra nasıl bir erkek ve nasıl bir kadın olacağınıza karar vermek, hangi risklerle karşı karşıya olduğunuzun farkındalığı ile size kalıyor. Yazdıklarıma katılmayabilirsiniz ama yaşanan gerçekler, şahit olduğum, gözlemlediğim fiili durum budur. İnanmıyorsanız, aksini iddia ediyorsanız buyrun siz de deneyin. Erkek ve kadının yaratılışlarına, içgüdülerine aykırı bir şekilde modernlik adı altında karşı koymasının sonuçlarını bir de siz test edin. Ama sonradan mutsuz ve pişman olmayın, benden günah gitti.
 
   Bu arada tüm gruplarda ve olasılıklarda erkek veya kadın fark etmez, eğer evlilik sonrası veya doğum sonrası fiziki ve kişisel bakım anlamında kendini bir salıverme, göbeklenme durumu olursa her durumda eşinizden boşanma ihtimalini bayağı arttıracağınızı bilmeniz gerekir. Detayları şu yazımda bulabilirsiniz.
 

                Aslında yazının başında belirtmediğim üçüncü bir çalışan kadın tipi var ki şu an için azınlıkta olduğunu tahmin ettiğimden 2 ana kadın tipine dahil etmedim. Çünkü yazıda çokça bahsi geçen evlilik ve çocuk sahibi olmak gibi bir idealleri yoktur bu grubun. İkinci gruba giren kadınlar gibi üniversite mezunu, hatta çoğu yüksek lisans veya doktora yapmış, batı ülkelerine ve yaşam tarzlarına çok özenen, milli, dini değerlerden ve toplumunun gerçeklerinden uzak kalmayı tercih etmiş veya ailesi tarafından özellikle bu şekilde yetiştirilmiş, çoğu hayatının belli bir döneminde yurt dışında eğitim almış veya yaşamış zengin ve kültürlü aile kızlarıdır. İşe girince yalnız ve özgür yaşamayı, genellikle de örneğin Istanbul'da Nişantaşı, Taksim, Cihangir, Etiler, Levent gibi semtlerde oturmayı tercih ederler. Çoğu da büyük, uluslararası şirketlerde iyi maaşlarla çalışan cici kızlardır. Onlar için evlenmek filan çok demode ve lüzumsuz bir şeydir. Kafalarına göre takılabilecekleri, anlaşabilecekleri bir adamla düzeyli beraberlik yaşamayı tercih ederler. İçinde bulunduğumuz dünya şartlarında dünyaya bir çocuk getirmek ise çok gereksiz ve lüzumsuzdur. Çünkü çocuğu iyi bir gelecek beklememektedir. Fakat kadın kadındır tabii, çok emin oldukları yaşam tarzları onlara istediklerini çoğu zaman vermeyecek ve ileride pişmanlık duyacaklardır. Bu tip kadınlarla ilgili daha fazla detayı şu yazıda bulabilirsiniz. 


 




 

      Sonuç olarak demek istediğim şudur ki kadın kadınlığını, erkek erkekliğini bilmez de roller birbirine karışırsa veya taraflardan biri menfaatçi ve kötü niyetliyse çalışan kadın olsun olmasın o evliliğin yürümesi çok zor. Ama ortada iyi niyet, gerçek aile sevgisi, vatana millete hayırlı evlat yetiştirme tutkusu ve farkındalık varsa ister çalışan kadın olsun ister çalışmayan kadın olsun evliliğin iyi gitme ihtimali her zaman çok daha yüksek gibi görünüyor.

27 Mart 2016 Pazar

DİSTRİBÜTÖR ESNAFIMIZIN PROMOSYON TATİLDEN ANLADIĞI


             Tolga büyük bir holdingde çalışan bir marka müdürüydü. Sorumlu olduğu ürün grubu ise Türkiye çapındaki distribütör ve toptan satış yapan firmalar aracılığıyla tüketicilere ulaştırılıyordu. Her yıl sonu olduğu gibi bir sonraki yılın müşterilere yönelik promosyon aktiviteleri planlaması yapılırken TV, gazete, dergi, internet gibi medya mecraları aracılığıyla yapılan ürün reklamları kadar ürünlerin dağıtımını yapan distribütör firmaların da ürünlere desteğinin arttırılması önemliydi. Konuyla ilgili şirket içinde bir toplantı ayarlandı ve hem satıştan hem de pazarlamadan yetkililer katıldı. 

Satış Müd.: Mesela belli bir sürede en çok ürün sipariş verenler arasından bir çekiliş yapalım ve değerli bir hediye verelim. 

Finans Müd.: Olabilir, değerli bir hediye olarak bir araba veya dağıtım için işlerine yarayacak bir minibüs olabilir. 
 
Tolga: İyi de sadece çekilişle çıkacak bir şey için müşteri o kadar mal alır mı sizce? 

Satış Müd.: Evet, düşününce katılımcı sayısı ve sipariş miktarı az olabilir. Herkesin kazanabileceği veya faydalanabileceği bir şey olsa. Mesela herkesi istediği bir yere tatile gönderelim. Belli miktarda mal alımı olsun ve o miktarı alan herkesi istediği bir yere tatile gönderelim. 

Finans Müd.: Ayrı ayrı kişiler için ayrı yerlerde tatil organizasyonu çok pahalı olmaz mı? Markanın o kadar bütçesi var mı? 

Tolga: Çok bütçe yok tabii. Ama tatil, gezi işi iyi fikir. Ben de bu yönde bir öneride bulunacaktım. Bir otelle anlaşalım ve herkesi aynı yere gönderelim, maliyeti daha düşük olur.  
 
Satış Müd.: İyi de herkes kendi kendine iyi kötü tatil yapıyor zaten. Çekici olacak mı? 

Tolga: Tabii, yurt içi çok cazip olmayabilir ama yurt dışına gönderelim. Bizim ekipten de birileri olsun ve distribütörleri eğlendirsin mesela. 
 
Satış Müd.: Bakın bu iyi fikir. Bu durumda en güzeli Ukrayna gezisi olur. Gece hayatı ve güzel kadınlar müşterileri bayağı iyi eğlendirecektir J 
 
 
Finans Müd.: Maliyeti de diğer Avrupa ülkelerine göre daha az olacaktır. Olabilir. 

Tolga: Bildiğim kadarıyla gece hayatını sevmeyen dindar müşterilerimiz de var. Onlar ilgilenmeyebilir. 

Satış Müd.: Bakma sen. Dindar görünüp de bayıla bayıla gelecek olanlar var. Sonuçta eşli bir gezi yapmayalım zaten. Hem daha masraflı olur hem de evli olanlar karıları varken zamparalık yapamazlar. Diğer taraftan gerçekten bu geziyle kesin ilgilenmeyecek belli müşteriler de var tabii. 

Tolga: O zaman bir alternatif daha önerelim. Gerçekten dindar olanlar için de Umre seyahati organizasyonu yapalım. Bütçem ikili bir alternatife müsait. Böylece düzenleyeceğimiz promosyon tüm müşterilere hitap etmiş olur. Siparişleri garantileriz. İsteyen Ukrayna’ya, isteyen Mekke’ye gider. 
 
 
Finans Müd.: Çok iyi fikir. Tamamdır bu iş. 
 
Tolga: Yalnız baştan söyleyim, gece klübünde müşterilerden kız ayarlamak için tercümanlık yapmam istenirse hiç işim olmaz ona göre. J Son yurt dışı gezisinde konsept farklı olduğu halde bir gece gittiğimiz mekanda yabancı dil bilmeyen müşterilerden biri zorla bu tercüme işini bana yaptırmıştı. Neyse ki kız fazla uğraştırmadı da fazla muhatap olmak zorunda kalmadım. 

Satış Müd.: Ne o Tolga, yoksa sadece kendin mi kaçamak yapacaksın? Rakip mi istemiyorsun yanına? JJJ 

Tolga: Yok abi be. Evliyim ben biliyorsun. İşim olmaz benim. 

Satış Müd.: Bırak şimdi yeme bizi be Tolga. Ben de evliyim ama arada böyle heyecan da lazım be koçum. Hayat güzel, fırsatları kaçırmamak lazım. Tek kadınla ömür mü geçer yahu?

Tolga: Tabii anlıyorum seni de ben almayım. Alana da mani olmayım. Ben farklı düşünüyorum. Aynı şeyi karım bana yapsa affetmem ben. Merak etme seni ispiyonlamam eşine. 

            İşte size hayali bir şirket toplantısı hikayesi. Gerçekte böyle bir toplantıda bulunmasam da benzeri şeyler duymuşluğum var. Ticaret hayatı üzerinden ülke insanımızın yaşam, inanç ve anlayış tarzından bir kesit adeta. Yanlış anlaşılmasın, tüm distribütör esnafımız bu şekilde düşünüp yaşamıyor, tüm bir esnaf grubunu kötülemiş gibi olmayım; her millette, her meslekte, her bir küçük grupta dahi iyiler ve kötüler her zaman vardır ama sayıları maalesef ki az da değil.
 
Bu bazı distribütör, toptancı işadamlarımıza Allah imkan vermiş, para vermiş. Büyük şirketlerle çalışıp güzel paralar kazanıyorlar ama iş zamparalığa gelince hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar. Yahu madem aldatacaksın, niye o kadınla evlendin? İnancınla yaptığın örtüşüyor mu? Sorun yatakta mı? Karın elin Ukraynalı, Rus kadınının yaptığını yapamıyor mu? Yaşamak istediğin her neyse hiç karından bunu istedin mi? Yoksa utandın mı? Karını aldatmaya utanmıyorsun da, karına fantezilerini söylemeye mi utanıyorsun? Önce yaşamak istediğin cinselliği karınla yaşamaya çalış ve erdemli ol. Yok yaşayamıyorsan, evli olduğun karınla olmuyorsa o zaman boşan. Ne zaman, nerede hangi kadınla beraber olacaksan ol. Ama evliyken yapma bunu işte. 

           Diğer bir örnek de özellikle hali vakti yerinde, yazlığı olan bazı ailelerimizde yazın gelmesiyle hanımı, çoluğu çocuğu yazlığa postalayıp (sözüm bu şekilde davranmayan, edebi ile çalışıp ailesinin geçimi ve refahı için samimi olarak çabalayanlara değil tabii) şehirde gecelere akan erkek tipleri. Bir gazete yazarı da aynı konudan bahsetmiş zaten. Okuyabilirsiniz...  


Peki ya bu adamları da karıları gittikleri yazlık yerlerde aldatıyorsa? Hiç akıllarına geliyor mu? Eğer kadın kafasına koyarsa ne zorlukları başarabildiğini biliyor musunuz? Yanında gönderdiğiniz çocuklarınızın bunu engelleyebileceğini mi sanıyorsunuz? Benim anlamakta zorlandığım şey ise her iki taraf için de evliler açısından eşlerle ve çocuklarla birlikte olmadıktan sonra nasıl rahat tatil yapılabildiği. Bu normalse o zaman evlilik anlayışında ciddi bir sorun yok mu sizce? Sanki olabiliyorsa beraber tatil yapmak, olamıyorsa yazlığa gitmeden de şehirde yine hep birlikte ve aile olarak kalmak, vakit geçirmek daha mantıklı değil mi? Aile olmanın bir farkı yok mu? Ayrı ayrı yapılan tatiller olacaksa bekar ile evli olmanın ne farkı var? Eşler bunu nasıl kabulleniyorlar anlamak zor. 

Hakikaten de özellikle erkeklerin ahlaki anlamda birçoğunun çifte standart uyguladığı bir ortamda bulunulması ve bunun giderek yaygınlaşması günümüzde kadınların da buna isyan edip kocalarını artan oranda aldatmasıyla devam ediyor ve bizim Türk erkeğimizin çoğunun bundan haberi bile olmuyor. Çünkü kadınların aldatmasını yakalamak veya anlamak erkekler için çok daha zordur. Kadının intikamı (tabii kendisi de o rüzgara kapılıp yanlışa yanlışla karşılık verecek bir yapıdaysa) çok acı olur. İşin daha acı tarafı da şu ki esas bu çarpık anlayış sonucu en kötü etkilenenler boşanmış aile çocukları ile yitip giden manevi değerlerimiz, evlilik kurumu, erdem ve ahlak oluyor.

17 Mart 2016 Perşembe

EŞ VE İŞ SEÇİMİNİ İYİ YAPIN Kİ HAYATINIZ MAHVOLMASIN




 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Teoman gençliğinde, eğitim hayatı boyunca maddi anlamda bir sorun, fakirlik yaşamamıştı. Sonra yabancı dilde eğitim veren bir koleji ve yine yabancı dilde eğitim veren bir üniversiteyi bitirdi.
Üniversite eğitimi sonrasında askerlik görevini de tamamlayıp uluslararası faaliyet gösteren yabancı bir firmada iş hayatına başladı ve bir süre sonra 25 yaşında, yani günümüz kriterlerine göre erken yaşta denebilecek bir evlilik yaptı. Halbuki o sırada evlilikle ilgili yeteri farkındalığı ve bilinci olmadığından birçok genç gibi ilerisini ve uyumu çok dikkate almadan yüzeysel bir seçimle aşık olup evlendi. Tabii geleneksel olarak aileler yuvanın kurulmasına çok yardım ettiler. Flört döneminde kendisini tedirgin eden bazı olaylar yaşasa da bunları önemsemedi. Birçok erkek ve kadının kapıldığı zanna onlar da kapılmıştı. “Nasıl olsa evlenince ileride konuşup anlaşarak birbirimize uyum sağlarız, belli bir değişim olur. Önemli olan aşk” zannıydı bu. Eşiyle bir internet sitesinde tanışmış, bir süre görüşüp flört etmiş ve sonrasında hemen evlilik kararı almıştı. Halbuki biraz hayatını yaşayıp, gönül eğlendirip sorumluluk almadan farklı sevgililer edinebilir, yaşı biraz ilerledikten sonra evlenebilirdi. Ama öğrendiği bilgiler ve inandıkları buna tersti. Birçoklarının yaptığı gibi gece kulüplerinde zamparalık yapmak, düzeyli uzun süreli ilişkiler, birliktelikler, kızlara umut verip duygularıyla oynamak, en azından şöyle 35-40 yaş civarlarına gelene kadar evlilik ve çocuk yapmak için beklemek ona göre değildi. Belki de eşini bu özelliği çok cezbetmişti. Çok olgun bir tavırdı bu. Ayrıca Teoman’ın ailesinin hali vakti de gayet yerindeydi. Hayattaki amacı belli prensiplere bağlı, etik bir hayat sürmek, iyi bir aile kurup ahlaklı, hayırlı, vatanına, milletine bağlı çocuklar yetiştirmek ve bunun için de kendine ve ailesine yetecek kadar iyi para kazanıp geçimini sağlamak, inandığı öteki dünyada gerçek, sonsuz mutluluğu yakalamaktı. Fakat bu yüce amacına uygun farkındalık seviyesinde olmadığından olsa gerek evlilik kararı alırken özellikle eşlerin birbirine uyumluluğu açısından birçok şeyi sanki gözardı etti.
Eşini beğenmişti, güzeldi bir kere. Düşünceleri, idealleri aynı olmasa da ileride nasıl olsa inandığı şeyleri eşine aktarıp belli bir ortak anlayışa ulaşabilirim diye düşündü. Aynı şey muhtemelen eşi için de geçerliydi aslında. O da kocasını beğenmişti. Takım elbiseler içinde işe gidip gelen, şirketinde gelecek vaadeden bir pozisyonda çalışan, işi gücü olan akıllı ve yakışıklı bir adamdı. Ailesinin durumu iyiydi, arabası da vardı. Belki genç kızın bambaşka idealleri, hayata, yaşama farklı bir bakış açısı vardı ama o da ileride nasıl olsa inandığı şeyleri kocasına aktarıp belli bir ortak anlayışa ulaşabilirim diye düşündü. Çünkü ikisi de birbirinin hayata bakışını, ideallerini çok sorgulamadı. Biri yakışıklı, maddi imkanı yerinde, başarılı, hırslı bir erkek; diğeri güzel, çekici, kendi yuvasını kurmak, aile baskısından kurtulup daha özgür, daha rahat yaşamak isteyen genç bir kızdı. Evlenip çocuk sahibi olmak, ikisinin de ortak isteğiydi. Genç kız “Zaten anneme yakın oturacağız, çocuk yapınca annemden kolayca yardım alırım veya en kötü kocam bakıcı tutar, nasılsa hali vakti yerinde” diye düşünüyordu içten içe. Fakat aslında hem çok gençlerdi hem de farkındalık ve bilinç seviyeleri evlilik için yeterli düzeyde değildi.
Teoman evliliğinin ilerleyen dönemlerinde bir süre aile şirketinde de çalıştı ama birçok yerli şirkette olduğu gibi aile içinde oluşan farklı yaklaşımlar ve görüş ayrılıkları sebebiyle aile şirketinden çıkıp profesyonel hayata, başka bir şirkete yönetici pozisyonunda geri döndü. Çünkü şirketi yöneten ve akrabalardan oluşan zihniyet, şirketin gelişmesini değil tam tersine rekabet şansını ortadan kaldırıp yok olmasını getirecek bir yapıdaydı. Şirket ortaklarının çocukları belli bir plan dahilinde profesyonel bir planla şirkete dahil edilmesi gerekirken çekememezlik ve ego savaşları buna engel oluyordu.  
Bu arada Teoman’ın 3 çocuğu oldu, 15 yıl kadar evli kaldı ama hayatı planladığı gibi gitmedi. Teoman ekonomik kriz yaşanan bir senede çalıştığı iyi maaşlı işini de kaybetti ve daha az maaşlı bir işe girdi. Bir süre sonra daha önce ayrıldığı aile şirketi de iflas etti ve ailesi herşeyini, tüm malvarlığını kaybetti. Anne ve babası adeta sıfır noktasını gördü. Bu durum tüm ailesi ve Teoman için bir felaketti, büyük bir travmaydı ama beklenen bir sondu. Beklendiği halde yine de çok acı çekildi. Yetmiyormuş gibi bu kötü günlerinde karısı da ortada 3 çocuk olmasına rağmen boşanmak istedi ve dava açtı. Bu arada yaşadığı travmanın etkisiyle bir süre evlilik kurumuna olan inancı sarsılsa da yine de evlilik bilincine sahip, farkındalığı yüksek doğru kişiler ve iyi insanlar için bu kurumun olması gerektiğini düşündü. Gençken yaptığı yanlış seçimin farkına işte o kötü gününde vakıf oldu. Şimdi bedel ödeme zamanıydı işte. Gerçek, evlilik kurumunun kötü olması değildi. Gerçek olan evlilik için farkındalık ve bilinçli olmanın ne kadar önemli olduğu ile hayattaki seçimlerimizin mutlaka bir karşılığı olduğuydu. Tabii bir de kader faktörü vardı. Çünkü kontrol edemediği birçok olay üst üste gelmişti. Bu süreçte anne ve babası ile hep temas halindeydi. Babasının iflası sırasında ve çok sıkıntılı geçen boşanma sürecinde herkes birbirine çok destek oldu.
 Teoman’ın zor zamanları atlatması tabii ki kolay olmadı, insan öyle zamanlarda sık sık hayatının muhasebesini yapıyordu ama o zamana kadar kendine yaptığı eğitim ve kitap okuma yatırımları sayesinde belli bir farkındalık ve en önemlisi Allah’ın yardımı ile zorluklarla mücadele etmeye gayret etti. Kitaplarda okuduğu bazı yaşam halleri tam da başına gelmişti. Dünya hayatı bir sınavdı ve öteki dünyaya inanan insanlar için kontrol edemediği olaylarla ilgili durumuna razı olmak yani tasavvufi ifadeyle tevekkül etmek, Yaradan’a bize hayatta verdikleri için şükretmek ve sürekli şükür halinde olmak çok önemliydi.
Çocukları için iyi bir baba olmaya çalışan, maddi-manevi elinden gelen her desteği vermeye çalışan ama engelleyemediği olaylar sebebiyle belli aralıklarla biraraya gelip vakit geçirse bile onlardan genelde ayrı kalmanın acısını da yaşayan Teoman şimdi çalışma hayatına, hayat mücadelesini sürdürmeye, uzaktan da olsa babalık görevlerini yerine getirmeye devam ediyor.
Kıssadan hisse: Siz siz olun aman evlenirken, eşinizi ve evlilik yaşamınızla uyumlu olacak şekilde (uyumdan kastım karınıza veya kocanıza ayıracak normal bir zaman dilimi olabilmeli. Sadece çalışıp evinize, eşinize, çocuğunuza zaman ayıramaz durumdayken evlilik hayatı yürümez!) işinizi seçerken dikkat edin. Özellikle eş seçiminde tarafların hayat görüşleri, ahlak anlayışları, idealleri, dindarlık dereceleri, içki ve/veya sigara içip içmedikleri, hatta bazen siyasi görüşleri çok önemli olabiliyor ve bu konulardaki uyumsuzluk çiftlerin birbirine ilk aşık olduğu zamanlarda ve senelerde değil evliliğin ilerleyen dönemlerinde “aşk etkisi” geçtikten sonra sorun olmaya başlıyor ve boşanmaya kadar giden süreç işte o zaman başlamış oluyor. Evet aşkın gözü kördür ama bilinç ve farkındalığınızı mümkün olduğunca arttırarak kendiniz için doğru seçimleri yapmaya gayret edebilir, kendiniz için doğru kişiye aşık olmanın ortamını hazırlayabilirsiniz. Önce hayattaki amacınızı iyi belirleyin. Allah’tan ne istediğinizi bilerek, bilincinde olarak hayırlısını isteyin ve özellikle de yapacağınız eş, iş ve arkadaş seçimlerinizin bu amacınıza uygunluklarından emin olun.
Konuyla ilgili peygamberimizden aslında erkekler için de geçerli olabilecek bir hadis-i şerif. Resulullah (sav) buyurdular ki:
"Kadın dört hasleti için nikahlanır: Malı için, soyu için, güzelliği için, dini için. Sen dindarı seç de huzur bul."
Kütübü Sitte, Hadis No: 5626  Ravi: Ebu Hureyre

16 Mart 2016 Çarşamba

STRES VE DEPRESYON


           Günümüz yaşam biçiminin insanoğlunun karşısına çıkardığı büyük ve yaygın problemlerinden biri de depresyon. Aslında bu problemi ortaya çıkaran şey kontrol edilemeyen dış faktörlerden çok insanların kendi doymak bilmeyen arzuları, hırsları, istekleri, egoları.

            Tükettikçe, harcadıkça, daha fazlasına, daha güzeline, daha yakışıklısına, daha zenginine, daha büyüğüne, daha lüksüne, daha pahalısına sahip olunca mutlu olacağını zanneden insanlar gerçekte “bu daha”’lara sahip olabilmek için büyük stres yaşıyorlar. Başarısız olma, kendini beğendirememe, mevcut parasını ve konumunu, güzelliğini, yakışıklılığını kaybetme korkusuyla sürekli daha fazla çabalayan insan bir noktaya geliyor, hafif yorulur gibi, biraz düşünür gibi oluyor, hayatı bir an sorgular gibi oluyor ve işte o anda bazı şeylerin farkına varıyor. Derin düşüncelere dalıyor. 
 
 
            İş sahibi bir işadamı/işkadını veya kariyer yapan bir çalışan olarak sürekli daha çok kazanmak, daha iyi bir pozisyona gelmek veya daha fazla iş hacmine ulaşmak için bir hedef peşinde gece gündüz çalışan insan arkadaşlarını, yakınlarını, akrabalarını, varsa sevgilisini, eşini, çocuklarını ihmal edebiliyor. Çoğu zaman evlenmeye veya bir aile kurmaya vakit bile bulamıyor. Popüler kültürün, çevrenin beynine enjekte ettiği tarzda hayattaki en önemli şeyin para ve özgürlük olması; arkadaşlarıyla geceleri özgürce dışarı çıkıp kafayı çekip eğlenebildikten sonra, sevgili edinip sorumluluk almadan (evlenmeden) ara sıra gecelik ilişki yaşayabildikten sonra, rahatça gezip istediği yerde tatil yapabildikten sonra ondan mutlu insan olamayacağı düşüncesi belki de insanları tuzağa düşüren bir yaklaşım. Bu hayat tarzı ile insan tüketebildiği kadar tüketiyor, bu adaletsiz dünyada eğlenebildiği kadar eğleniyor ve alabildiği kadar haz almaya çalışıyor. Fakat çok tüketmek, istediği şeyi alabilmek, delice eğlenmek, sarhoş olmak, büyük haz almak mutlu olmak mı demek? O arkadaşlarınız gerçek arkadaşlar mı? İyi insanlar mı? Kötü gününüzde, parasız kaldığınızda arkadaşınız veya sevgiliniz gelip hal hatırınızı soracak mı acaba? Bir eksiğinizi, ihtiyacınızı gidermek için para yardımı yapacaklar mı dersiniz? O kötü gün gelmeden hiçbir zaman bilemeyeceksiniz! 

            Ya da bir adım ileri düşünüp aile olmanın ve daha düzenli bir hayat sürmenin önemine inanıyorsunuz ve evlenip çoluk çocuk sahibi oldunuz diyelim. Bekarken veya yeni evliyken yeten 1+1 odalı eviniz yeterli gelmeyecek, 2+1 veya 2 çocuk düşünüyorsanız 3+1 odalı evlere geçiş yapmak isteyeceksiniz. Bu da daha fazla çalışmanızı, daha fazla kazanmanızı gerektirecek. Çocuklar okul çağına geldiğinde iyi eğitim almasının başka türlü olamayacağına inandığınızdan cep yakan fiyatlarla özel okula vermek isteyeceksiniz. Maaşlarınız veya işyeri sahibiyseniz geliriniz özel okul giderlerine; daha iyi marka daha büyük otomobile, daha iyi restoranlarda yemek yemeye; daha lüks marka giyinmenize; ev işlerini yaptırdığınız, çocuk baktırdığınız hizmetlilere; yazın daha lüks otellerde ailecek tatil yapmaya yetecek mi? Robot gibi %100 verimle mükemmel performans gösterip gereken parayı karı koca veya kadın çalışmıyorsa tek başına çalışan veya işyeri sahibi olan erkek kazanıyorsa hiç sorun yok. Ama bu çarkın hatasız ve kusursuz dönebilmesi için insanlar çok yoğun, çok büyük bir stresle yaşıyorlar, adeta hayatta ölüm-kalım mücadelesi veriyorlar. Dedim ya bu düzende hayatı sorgulamaya, ben ne yapıyorum diye kendi kendinize sormaya, hayatın anlamı üzerine düşünmeye hiç vaktiniz yok. En önemlisi de insan ruhuna en faydalı şeylerden biri olan şükretmeye, elindeki sahip olduğu şeyler için Allah’a şükretmeye, ibadet edip huzur bulmaya nedense hiç vaktimiz yok. Veya yokmuş gibi geliyor. Adeta daha fazla harcayarak, tüketerek hayatta kalmaya çalışan köleler gibiyiz ama görünürde hiçbir kamçılı efendi yok. Gönüllü ve bu şekilde hareket etmeye istekli modern köleleriz aslında. 

Kamçılardan biri egolarımız ve bitmek, tükenmek bilmeyen daha fazlasına sahip olma isteği. Başka bir kamçı ise belki bilinçaltımıza kadar işleyen TV, sinema, internet, gazeteler, dergiler ve diğer tüm iletişim mecralarında gördüğümüz rol model olan mankenler, oyuncular, başarılı işadamları veya CEO’lar kadar güzel, yakışıklı, seksi, kendine bakan, fit vücutlu ve zengin olmak. Sanki herkes iş ve özel hayatında bu kadar başarılı ve şanslı olmak zorunda. Fakat hayat öyle değil işte. Kimisi aileden zengin doğuyor, kimisi fakir. Kimisi güzel, yakışıklı, kimisi çirkin. Kimisi başarılı, zeki, çok kabiliyetli; kimisi başarısız, daha az akıllı veya daha az kabiliyetli. Kimisi normal, kimisi özürlü. Ama herkes için durumuna göre yapabileceği bir şey var. Her tür insan, her olasılık mümkün bu hayatta.
 
  
İşte tüm bu yaratılan beklentiler belki de tarihte hiç olmadığı kadar stres yüklüyor insana ve azı faydalı olan stres bir problem olarak bu noktada karşımıza çıkıyor. Elimizdekileri, sahip olduklarımızı kaybetmekten, hayat standardımızın aşağıya düşmesinden ödümüz patlıyor. Bu noktada şunu belirtmeliyim. İslami kaynaklarda araştırdığınızda göreceksiniz. Dünya için çekilen bütün korkular (tabii inananlar için) şeytanın vesvesesinden (endişe vermesinden) kaynaklanır. “Fakir düşerim, yalnız kalırım, açlık çekerim, ben tek başıma ne yaparım, ileride kime sığınırım, çoluk çocuğun başına neler gelir” tarzı düşünce, endişe ve korkular şeytandan ve “nefis” adı verilen insanın egosundan kaynaklanır. Halbuki Kur’an-ı Kerim’de Yunus Suresi 62. Ayette şöyle buyuruluyor: “Dikkat edin, Allah dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.” 
 
İşte insanın depresyona girebileceği ortam da işini kaybettikten veya iflas ettikten sonra parasız kaldığı bir anda, özellikle maddi sıkıntı veya bir aldatma vakası başta olmak üzere farklı nedenlerle oluşan boşanma sürecinde, çok başarılı giden bir kariyer sürecinde aşırı çalışıp yorulmaktan kaynaklanan ruhi tatminsizlik sonucu, işyerinde maruz kalınan bir mobbing veya taciz sonucu, anne-baba veya çocuk gibi birinci derece bir akrabanın ani vefatı gibi hayatın dönüm noktalarında oluşabiliyor.  
 
 
 Bu sıkıntılı durumlar ise imanın, Allah’a gerçekten inanmanın kazandırdıklarından, sürekli şükür halinde olmaktan, elindekilerle yetinip kanaat etmekten uzak yaşamanın bir sonucudur aslında. Ama Allah’a inanmak, Müslüman olmak depresyonu engeller de denemez. Çünkü sözde çoğunluğu Müslüman olan ülkemizde dindar olanlar veya görünenler arasında da gözlemlerime göre ciddi oranda depresyon görülmektedir. İşte bu da aslında o kişinin gerçekten dininin felsefesini tam anlamadığı, birçok konuda eksiklerinin olduğu, inancının, imanının tam olmadığı anlamına gelir ki temelde bazı şeyleri bilen bu durumdaki kişiler inandığı şeyin tam özünü kavrayıp sözde değil özde, lafta değil uygulamada da gerçekten iman edip tevekkül etmeyi başardığında depresyondan kurtulması daha kolay olacaktır. Ama depresyona girmiş kişilerin mutlaka uzman bir psikolog veya psikiyatrdan yardım alması önemlidir. Herkes bu durumdan tek başına iman gücüyle kurtulamayabilir. Zaten o kişinin imanı gerçekten güçlü olsa genelde depresyona girmez. Konuyla ilgili şu yazıyı da ilginç bir bakış açısı sunması açısından okumanızı tavsiye ederim. 
 

Diğer taraftan yardım alınacak psikoloğun veya psikiyatrın seçimi de ayrı bir önem taşımaktadır. Yine gözlemlerime göre ülkemizde iki tür psikolog ve psikiyatr var. Birinci gruptakiler sadece ABD ve Avrupa yani Batı dünyasının kültür değerleri ve normlarıyla çözüm üretenler, ikinci gruptakiler ise birinci gruptaki bilgileri bilmekle beraber bunu ülke insanının islami ve tasavvufi kültürüyle harmanlayıp çözümü bu şekilde üretenler. Küçük bir örnek vermek gerekirse örneğin birinci gruptakiler bireyi, bireyselliği batı kültüründeki gibi aşırı kutsarlar ve boşanmayı düşünen birine “Önce sen, sen, sen mutlu olmalısın” diye aşırı vurgu yaparlar. “Sen mutlu olmazsan çocuğuna, eşine mutluluk veremezsin” felsefesini ön plana çıkarırlar. Çocukların durumunu, hissedeceklerini, aile olarak kalabilmenin kıymetini neredeyse göz ardı ederler. Bu da belki yuvayı kurtarabilecekken kişilerin çok daha kolayca boşanma kararı almalarına yol açabilir. Bu şekilde psikologlarının tavsiyesiyle çok hızlıca boşanma kararı alan en az iki arkadaşım oldu. Sonradan pişman olup eşine geri dönmek isteseler de dönemediler. İkinci gruptakiler ise kişinin bireysel mutluluğu ile çocukların ruh halini, aile olarak kalabilmenin değerini biraz daha eş tutarlar. Çünkü toplumumuzun değerleri ve boşanmış kadına veya erkeğe bakış açısı ile dinimizin bireyi değil aile olmayı, sağlıklı ortamda çocuk yetiştirmeyi kutsayan yaklaşımını da dikkate alırlar. Belki de kişi boşandıktan sonra umduğu mutluluğu bulamayacaktır. Yuvanın kurtulma ihtimali ve eşlerin birbirine uyum sağlaması mümkünse en azından bunu ilk gruptakilere göre daha fazla denemeye meyillidirler. Tabii ki ümit görmedikleri bir vaka ise onlar da direk olarak boşanmanın en iyi çözüm olacağını söyleyeceklerdir.  

Yukarıda bahsi geçen sebeplerin sonucu oluşan aşırı stresin neden olduğu depresyondan korunmak için ise huzurlu, sakin bir yapıya, rahat, güvenli ve endişelerden uzak bir psikolojiye sahip olmak gerekir. Bu da ancak Allah’a gerçekten inanmak, iman etmek ve Allah’ı dost edinmekle mümkündür. Allah’a gerçekten sonsuz bir güven duymak, hayat mücadelesine doğruluk ve dürüstlükten, iyi insan olmanın gerektirdiği şeylerden taviz vermeden gayretle devam etmek ve işin sonucunu da Allah’a havale etmek yani tevekkül etmek kanaatimce bu sıkıntıların en etkili ilacıdır.  Yine konuyla ilgili şu yazıdan da faydalanabilirsiniz.
 
 

 Bakın Hz. Mevlana’yı etkilemiş olan İslam alimi ve mutasavvıf Şems-i Tebrizi ne demiş: “Sen darda olduğun vakitlerde, sana bahşedilmiş olanlarla elinden geleni yaparsın, en güzel çareleri düşünürsün, uygularsın. Fakat yine bir şeyler olmuyorsa, kendini yerden yere vurman, iyi bir durum değildir. Direnmekle, kendi iç huzurunu bozarsın. Sabırla uygula sana verilmiş olanları, o anki imkanlarınla… Teslim ol demek, elin kolun bağlı otur demek değildir. Sadece her imkanı denediğin halde olmuyorsa, onda senin için belki daha değişik güzellikler olacaktır veya senin için hayırlısı neyse o olacaktır. Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmayacağını?”