Engin kendini çok iyi
yetiştirmiş, iyi okullardan mezun olmuş ve yabancı bir şirkette, kariyerinde
hızla yükselen bir marka müdürüydü. İş ve özel yaşamında en çok dikkat ettiği
şey ise kimseye kendini, beynini kaptırmamak, herhangi bir gruba üye olmamak;
her zaman dengeli, tarafsız, sorgulayıcı ve akılcı davranmaktı. Üniversite
yıllarında çok kitap okumuş, dünyayı anlamaya çalışmış, 1-2 yabancı ülke gezmiş,
sosyalleşmiş ve kendini yetiştirmişti. Çok değişik toplum kesimlerinden, farklı
görüşlere sahip, farklı siyasi yaklaşımları olan arkadaşları vardı ve normalde
biraraya gelip konuşamayacak kişilerle Engin birebir iletişim kurabiliyordu.
Çünkü samimiyeti, kimseye önyargılı yaklaşmaması, her fikre açık olması ve dürüst
kişiliği insanları ona çekiyordu. Engin kimseye rahatsızlık vermediği gibi
kimse de Engin’e rahatsızlık vermeyi düşünmüyordu. Bir gece diskoya, eğlence klübüne
gidip farklı bir gün meraktan tanıdığı arkadaşlarının bir tarikat toplantısına,
sohbetine gidebiliyordu. Böylelikle her kesimden insanların düşüncelerini, nasıl
yaşadıklarını, neye, nasıl inandıklarını gözlemleyip hem merakını gideriyordu
hem de hayat tecrübesi ediniyordu. Bazıları için tuhaf görünse de Engin’in
araştırmacı ve meraklı yapısı bu şekilde hareket etmesinin ana nedeniydi.
Bu haliyle başarılı ve
sosyal bir öğrenci olması bazılarının dikkatini çekmiş ve daha o yıllarda bazı
özel klüp ve derneklerden kendilerine üye olması için teklifler almıştı. İşin tuhaf
yanı sosyal biri olması, dürüst ve ahlaklı biri olarak görünmesi Engin’in bazı
dini tarikat ve gruplardan da kendilerine üye olması yönünde teklifler
gelmesine neden olmuştu. Fakat Engin hiçbirine sıcak bakmıyordu ve bu tür
üyeliklerin ileride kendisine yük getireceğine, psikolojik baskı yaratacağına, o
an için kariyerine veya yapacağı işe bir faydası olsa bile bunun kendisini bir
şekilde onlara karşı borçlu hissettireceğine inanıyordu. Özgür hareket etmeyi
ve özgürlüğüne düşkün biri olarak bu da onu çok rahatsız eden bir durum olurdu.
Öğrencilik yıllarındaki
bu tecrübeleri onu hem özgür düşünen, önyargılardan oldukça arınmış bir birey
yapmış hem de ülkedeki farklı düşünen kesimlerin fazlasıyla baskıcı,
kutuplaştırıcı, çifte standart uygulayan ve hoşgörüden uzak yaklaşımlara sahip
olduğunu gözlemlemişti. Ama bu durum ancak içlerine girdiğinizde net görebildiğiniz
bir şeydi. Yoksa dışarıdan bakıldığında birçoğu son derece hoşgörülü görünüyordu.
Ayrıca çoğu kimse üye olduğu dernek, grup, parti veya dini grubun lideri ne
derse söyleneni hiç sorgulamadan öylece kabul etmeye meyilliydi. Kabaca %90’ı
adeta bir koyun sürüsünün davranışını gösteriyordu. Üstelik bu durum dini
gruplarda veya eğitim seviyesi düşük kişilerde olduğu kadar çok modern görünen,
çok iyi eğitimli, yurt dışında bulunmuş ve neredeyse bir ayağı yurt dışında
denebilecek zengin aile çocuklarının ve başarılı tiplerin üye olduğu dernekler
için de geçerliydi. Öyleyse kendisi de her daim tarafsız düşünmeye çalışacak, önyargılı
olmayacak, bir konu hakkında araştırmadan, soruşturmadan son kararını vermeyecekti.
Yani eğitimli, açık fikirli, düşünen, kendini geliştiren ve yeniliklere açık
gerçek bir birey olacaktı.
İşte bu düşüncelerle üniversiteden
mezun oldu ve geliri iyi olan güzel bir iş bularak çalışma hayatına adım attı. Tabii
tarafsız ve herkese, her inanca saygılı tutumda olması bazı yerlerde işine
yarasa da bazıları için neredeyse imkansız, böyle bir insan olamaz gözüyle
bakılmasına sebep oldu. Öyle 5 vakit namaz kılan biri değildi, bazen fırsat
bulunca Cuma namazlarına giderdi. Sosyal içici tanımına uygun şekilde özel
günlerde içkisini de içerdi. Avrupa ve Amerika kökenli iş arkadaşları ve
tanıdıkları için son derece normal görünen bir birey olsa da Türk müşteri ve iş
arkadaşları için hep garipsenen bir kişiydi. Öyle ya burası Türkiye idi. Öyle
özgür, tarafsız bir birey olmak, hiçbir siyasi partiyi önceleyip birinin fena
halde sempatizanı olmamak, toplum içine sinmiş önyargı ve davranış
modellerinden dolayı mümkün değildi.
Türk insanı dediğin ya
sağcı olacak, ya solcu olacak; ya şu partiyi ya bu partiyi tutup hatalı olsa
bile körü körüne savunacak, içki içiyorsa, mini etek giyebiliyorsa modern-Atatürkçü,
içki içmiyorsa, türban takıyorsa dinci-şeriatçı olacak, gece klüplerine takılıp
karı kız peşinde koşuyorsa şu cenahtan, uslu uslu oturup zamparalık yapmıyorsa
bu cenahtan olacak, sünni veya alevi veya dinsiz (ateist) ise şu şu şekilde
davranıp, şunları şunları savunacak, şunu yapıyorsa vatan haini, bunu yapıyorsa
vatansever…vb. gibi birçok kalıp önyargı adeta toplumun genlerine işlemişti. Halbuki
içki içip, mini etek giyip namazını kılanlar olabileceği gibi, içki içmeyip türban
takıp ne rezillikler yapan insanlar yok mu? Herşey sadece siyah ve beyaz mı?
Gri yok mu? Ya şundansın, ya bundan. Tarafsız olmak ne demek? Taraf olmayan
bertaraf olur tarzı düşünceler insanları esir almıştı.
Engin bir defasında bir
genel seçim sonrası iş arkadaşlarının taarruzuyla sarsıldı:
“Kime oy verdin?” diye sordular. Engin de:
“Hiçbirine” dedi. “Oy vermedim, hatta bir önceki
seçimde de vermemiştim. Çünkü hiçbir partinin samimiyetine inanmıyorum.
Geçmişte, daha önce oy verdiğim farklı cenahlardan birkaç parti olmuştu,
onların da liderlerini sevmiştim ve o anki söylem ve politikalarını samimi
gördüğüm için oy vermiştim. Ama bu seçimde ve öncekinde hiçbir partiyi de
liderini de samimi görmedim ve oy vermedim işte. Vatandaşlık sorumluluğu açısından
yanlış belki ama ne yapayım inanmadığım bir şeye oy vermek istemedim ve aslında
kendime göre hepsini protesto ettim. Kötünün iyisini bile bulamadım. Hepsi kötü
göründü gözüme. Hem niye soruyorsunuz ki? Avrupa’da hangi partiye oy verdin
diye sorduğunda herkes ters ters bakar. Çünkü kişiye özeldir, sorulmaz, kişinin
tercihidir ve kimseyi ilgilendirmez biliyorsunuz. Öyleyse burada niye
soruyorsunuz?”
“Yok, yok inanmayız. Vermişsindir birine, sen şöyle bir
tipsin genelde ve muhtemelen XYZ partisine oy vermişsindir! Yeme bizi, itiraf
et kurtul” dedi iş arkadaşları.
“Yahu inanmasanız inanmayın. Benim önyargım yok.
Savunulan fikir veya politika bana mantıklı gelseydi, samimi bulsaydım sağ, sol
veya farklı görüşten bir partiye oy verebilirdim. Ama yok işte.” dedi Engin.
Yine Türkiye’de farklı olmanın, genelden farklı düşünmenin, belki mumla aransa
ancak bulunacak tarafsız, önyargısız, siyasi parti tutmayan, akılcı bir birey olmanın
zorluklarını yaşıyordu. Tabii ki kafasında düşündüğü, inandığı bazı prensipler
vardı ama bu düşündüklerine uygun siyaset yapan bir parti yoktu o dönemde. Olay
bu kadar basitti aslında. Bu sebeple oy vermeye gitmemişti.
Engin, birçok defa yurt
dışına gidip yaşamayı düşündü ama buna imkanı olmadı. Ayrıca oralarda da bu tip
kamplaşmalar fazla olmasa da bu sefer Türklere, Müslümanlara karşı genel bir
önyargıdan bahsedilebilirdi. Oralarda da ırkçı ve önyargılı yaklaşımlar hiç yok
muydu? Vardı ama daha azdı ve kontrol altındaydı. Düzenlerini gayet iyi
kurmuşlardı.
Engin, bir seferinde
Avrupa ülkelerinden birinde neredeyse en az 30-35 ülkeden ve farklı
inanışlardan, dinlerden çalışanın bulunduğu bir şirket toplantı yemeğine
katıldı. Yemek sırasında et yemeği gelmeden önce bir şirket görevlisi tek tek
masaları dolaşıp not almaya başladı. Müslüman çalışanlara menüde görünen
standart et yemeği pişirilirken içine şarap konduğunu belirtip dilerlerse
kendilerine gelecek etler için şarap konmadan pişirilebileceği veya balık
tercih edebileceklerini söyleyip isteklere göre not alıyordu. Kimi Budist
olduğunu tahmin ettiği şirket çalışanlarına ve vejeteryanlara da et yemeği
yerine seçebilecekleri farklı alternatifleri belirtip not almaya devam etti bu
şirket görevlisi. Tamam dedi Engin içinden. İşte budur. Hoşgörü, anlayış,
inanca saygı, bireye saygı, tercihlere saygı budur. Aslında bunlar gerçek, iyi
bir Müslümanda olması gereken özellikler aynı zamanda. Keşke diye geçirdi içinden,
güzel ülkemde ve Avrupa ülkelerinde yaşayan sıradan halk arasında da hep bu yaklaşım
olsa ve bu ayrıcalık sadece imkanları iyi olan, uluslararası faaliyet gösteren
büyük şirket çalışanlarına özel bir ayrıcalık olmasa. Dünya ne güzel ve
yaşanılası bir yer olurdu. İnsanlar ne kadar huzurlu ve mutlu yaşarlardı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder