26 Şubat 2016 Cuma

TARAFSIZ BİR BİREY OLMAK İMKANSIZ MIDIR?



Engin kendini çok iyi yetiştirmiş, iyi okullardan mezun olmuş ve yabancı bir şirkette, kariyerinde hızla yükselen bir marka müdürüydü. İş ve özel yaşamında en çok dikkat ettiği şey ise kimseye kendini, beynini kaptırmamak, herhangi bir gruba üye olmamak; her zaman dengeli, tarafsız, sorgulayıcı ve akılcı davranmaktı. Üniversite yıllarında çok kitap okumuş, dünyayı anlamaya çalışmış, 1-2 yabancı ülke gezmiş, sosyalleşmiş ve kendini yetiştirmişti. Çok değişik toplum kesimlerinden, farklı görüşlere sahip, farklı siyasi yaklaşımları olan arkadaşları vardı ve normalde biraraya gelip konuşamayacak kişilerle Engin birebir iletişim kurabiliyordu. Çünkü samimiyeti, kimseye önyargılı yaklaşmaması, her fikre açık olması ve dürüst kişiliği insanları ona çekiyordu. Engin kimseye rahatsızlık vermediği gibi kimse de Engin’e rahatsızlık vermeyi düşünmüyordu. Bir gece diskoya, eğlence klübüne gidip farklı bir gün meraktan tanıdığı arkadaşlarının bir tarikat toplantısına, sohbetine gidebiliyordu. Böylelikle her kesimden insanların düşüncelerini, nasıl yaşadıklarını, neye, nasıl inandıklarını gözlemleyip hem merakını gideriyordu hem de hayat tecrübesi ediniyordu. Bazıları için tuhaf görünse de Engin’in araştırmacı ve meraklı yapısı bu şekilde hareket etmesinin ana nedeniydi.
Bu haliyle başarılı ve sosyal bir öğrenci olması bazılarının dikkatini çekmiş ve daha o yıllarda bazı özel klüp ve derneklerden kendilerine üye olması için teklifler almıştı. İşin tuhaf yanı sosyal biri olması, dürüst ve ahlaklı biri olarak görünmesi Engin’in bazı dini tarikat ve gruplardan da kendilerine üye olması yönünde teklifler gelmesine neden olmuştu. Fakat Engin hiçbirine sıcak bakmıyordu ve bu tür üyeliklerin ileride kendisine yük getireceğine, psikolojik baskı yaratacağına, o an için kariyerine veya yapacağı işe bir faydası olsa bile bunun kendisini bir şekilde onlara karşı borçlu hissettireceğine inanıyordu. Özgür hareket etmeyi ve özgürlüğüne düşkün biri olarak bu da onu çok rahatsız eden bir durum olurdu.
Öğrencilik yıllarındaki bu tecrübeleri onu hem özgür düşünen, önyargılardan oldukça arınmış bir birey yapmış hem de ülkedeki farklı düşünen kesimlerin fazlasıyla baskıcı, kutuplaştırıcı, çifte standart uygulayan ve hoşgörüden uzak yaklaşımlara sahip olduğunu gözlemlemişti. Ama bu durum ancak içlerine girdiğinizde net görebildiğiniz bir şeydi. Yoksa dışarıdan bakıldığında birçoğu son derece hoşgörülü görünüyordu. Ayrıca çoğu kimse üye olduğu dernek, grup, parti veya dini grubun lideri ne derse söyleneni hiç sorgulamadan öylece kabul etmeye meyilliydi. Kabaca %90’ı adeta bir koyun sürüsünün davranışını gösteriyordu. Üstelik bu durum dini gruplarda veya eğitim seviyesi düşük kişilerde olduğu kadar çok modern görünen, çok iyi eğitimli, yurt dışında bulunmuş ve neredeyse bir ayağı yurt dışında denebilecek zengin aile çocuklarının ve başarılı tiplerin üye olduğu dernekler için de geçerliydi. Öyleyse kendisi de her daim tarafsız düşünmeye çalışacak, önyargılı olmayacak, bir konu hakkında araştırmadan, soruşturmadan son kararını vermeyecekti. Yani eğitimli, açık fikirli, düşünen, kendini geliştiren ve yeniliklere açık gerçek bir birey olacaktı.
İşte bu düşüncelerle üniversiteden mezun oldu ve geliri iyi olan güzel bir iş bularak çalışma hayatına adım attı. Tabii tarafsız ve herkese, her inanca saygılı tutumda olması bazı yerlerde işine yarasa da bazıları için neredeyse imkansız, böyle bir insan olamaz gözüyle bakılmasına sebep oldu. Öyle 5 vakit namaz kılan biri değildi, bazen fırsat bulunca Cuma namazlarına giderdi. Sosyal içici tanımına uygun şekilde özel günlerde içkisini de içerdi. Avrupa ve Amerika kökenli iş arkadaşları ve tanıdıkları için son derece normal görünen bir birey olsa da Türk müşteri ve iş arkadaşları için hep garipsenen bir kişiydi. Öyle ya burası Türkiye idi. Öyle özgür, tarafsız bir birey olmak, hiçbir siyasi partiyi önceleyip birinin fena halde sempatizanı olmamak, toplum içine sinmiş önyargı ve davranış modellerinden dolayı mümkün değildi.
Türk insanı dediğin ya sağcı olacak, ya solcu olacak; ya şu partiyi ya bu partiyi tutup hatalı olsa bile körü körüne savunacak, içki içiyorsa, mini etek giyebiliyorsa modern-Atatürkçü, içki içmiyorsa, türban takıyorsa dinci-şeriatçı olacak, gece klüplerine takılıp karı kız peşinde koşuyorsa şu cenahtan, uslu uslu oturup zamparalık yapmıyorsa bu cenahtan olacak, sünni veya alevi veya dinsiz (ateist) ise şu şu şekilde davranıp, şunları şunları savunacak, şunu yapıyorsa vatan haini, bunu yapıyorsa vatansever…vb. gibi birçok kalıp önyargı adeta toplumun genlerine işlemişti. Halbuki içki içip, mini etek giyip namazını kılanlar olabileceği gibi, içki içmeyip türban takıp ne rezillikler yapan insanlar yok mu? Herşey sadece siyah ve beyaz mı? Gri yok mu? Ya şundansın, ya bundan. Tarafsız olmak ne demek? Taraf olmayan bertaraf olur tarzı düşünceler insanları esir almıştı.
Engin bir defasında bir genel seçim sonrası iş arkadaşlarının taarruzuyla sarsıldı:
“Kime oy verdin?” diye sordular. Engin de:
“Hiçbirine” dedi. “Oy vermedim, hatta bir önceki seçimde de vermemiştim. Çünkü hiçbir partinin samimiyetine inanmıyorum. Geçmişte, daha önce oy verdiğim farklı cenahlardan birkaç parti olmuştu, onların da liderlerini sevmiştim ve o anki söylem ve politikalarını samimi gördüğüm için oy vermiştim. Ama bu seçimde ve öncekinde hiçbir partiyi de liderini de samimi görmedim ve oy vermedim işte. Vatandaşlık sorumluluğu açısından yanlış belki ama ne yapayım inanmadığım bir şeye oy vermek istemedim ve aslında kendime göre hepsini protesto ettim. Kötünün iyisini bile bulamadım. Hepsi kötü göründü gözüme. Hem niye soruyorsunuz ki? Avrupa’da hangi partiye oy verdin diye sorduğunda herkes ters ters bakar. Çünkü kişiye özeldir, sorulmaz, kişinin tercihidir ve kimseyi ilgilendirmez biliyorsunuz. Öyleyse burada niye soruyorsunuz?”
“Yok, yok inanmayız. Vermişsindir birine, sen şöyle bir tipsin genelde ve muhtemelen XYZ partisine oy vermişsindir! Yeme bizi, itiraf et kurtul” dedi iş arkadaşları.
“Yahu inanmasanız inanmayın. Benim önyargım yok. Savunulan fikir veya politika bana mantıklı gelseydi, samimi bulsaydım sağ, sol veya farklı görüşten bir partiye oy verebilirdim. Ama yok işte.” dedi Engin. Yine Türkiye’de farklı olmanın, genelden farklı düşünmenin, belki mumla aransa ancak bulunacak tarafsız, önyargısız, siyasi parti tutmayan, akılcı bir birey olmanın zorluklarını yaşıyordu. Tabii ki kafasında düşündüğü, inandığı bazı prensipler vardı ama bu düşündüklerine uygun siyaset yapan bir parti yoktu o dönemde. Olay bu kadar basitti aslında. Bu sebeple oy vermeye gitmemişti.
Engin, birçok defa yurt dışına gidip yaşamayı düşündü ama buna imkanı olmadı. Ayrıca oralarda da bu tip kamplaşmalar fazla olmasa da bu sefer Türklere, Müslümanlara karşı genel bir önyargıdan bahsedilebilirdi. Oralarda da ırkçı ve önyargılı yaklaşımlar hiç yok muydu? Vardı ama daha azdı ve kontrol altındaydı. Düzenlerini gayet iyi kurmuşlardı.
Engin, bir seferinde Avrupa ülkelerinden birinde neredeyse en az 30-35 ülkeden ve farklı inanışlardan, dinlerden çalışanın bulunduğu bir şirket toplantı yemeğine katıldı. Yemek sırasında et yemeği gelmeden önce bir şirket görevlisi tek tek masaları dolaşıp not almaya başladı. Müslüman çalışanlara menüde görünen standart et yemeği pişirilirken içine şarap konduğunu belirtip dilerlerse kendilerine gelecek etler için şarap konmadan pişirilebileceği veya balık tercih edebileceklerini söyleyip isteklere göre not alıyordu. Kimi Budist olduğunu tahmin ettiği şirket çalışanlarına ve vejeteryanlara da et yemeği yerine seçebilecekleri farklı alternatifleri belirtip not almaya devam etti bu şirket görevlisi. Tamam dedi Engin içinden. İşte budur. Hoşgörü, anlayış, inanca saygı, bireye saygı, tercihlere saygı budur. Aslında bunlar gerçek, iyi bir Müslümanda olması gereken özellikler aynı zamanda. Keşke diye geçirdi içinden, güzel ülkemde ve Avrupa ülkelerinde yaşayan sıradan halk arasında da hep bu yaklaşım olsa ve bu ayrıcalık sadece imkanları iyi olan, uluslararası faaliyet gösteren büyük şirket çalışanlarına özel bir ayrıcalık olmasa. Dünya ne güzel ve yaşanılası bir yer olurdu. İnsanlar ne kadar huzurlu ve mutlu yaşarlardı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder